Yazmadıklarını AnlattıYazmadıklarını Anlattı


09.12.2011 – Osmanlı Devleti’nin 380 yıl idare merkezi ve resmi ikametgahı olarak kullandığı Topkapı Sarayı’nda 56 yıl araştırma yapan tarihçi Nurhan Atasoy, kutsallığın ve mahremiyetin simgesi, hala gizemini koruyan “harem daireleri”nin kitaplara bile girmeyen “gizli” detaylarını Anadolu Ajansına (Aa) anlattı. – ISTANBUL

 

Haremin en çok kullanılan Araba Kapısı’ndan başlayan ve Karaağalar Dairesi, Şehzadeler Okulu, has odalar, hamam, Hünkar Sofrası, Valide Sultan Dairesi, 3. Murat Köşkü, Şehzadeler Dairesi ile devam eden yolculuk, haremde 380 yıl devam eden ve doğruluğundan emin olunan bilgilerin bile dolaylı edinildiği entrika, cinayet, kıskançlık, aşk, ihtirasın da yer aldığı yaşamı, bir parça da olsa gözler önüne serdi.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Güzel Sanatlar ve Sanat Tarihi Bölümündeki eğitimi ile birlikte 21 yaşında başladığı Topkapı Sarayı’ndaki araştırmalarını hala sürdüren 77 yaşındaki Nurhan Atasoy, Bilkent Kültür Girişimi Yayınlarından çıkan ”Harem” adlı kitabı eşliğinde harem dairelerini AA’ya gezdirdi.

Sarayın ana giriş kapısının 50 metre solundan girilen ve en çok kullanılan Araba Kapısı önünde haremi anlatmaya başlayan Nurhan Atasoy, ”Haremin birkaç kapısı var. En önemli ve en çok kullanılan kapısı; Araba Kapısı. Haremde yaşayan kadınlar, harem dışına çıktıkları zaman at arabası ile çıkıyorlar. Kadınların kapıdan çıkıp arabaya bininceye kadar dışarıdan görülmelerini önlemek için önlerine ‘zokak’ denilen kumaştan yapılan bir duvar çekiliyor. Böylece kadınlar kimseye görünmeden arabalara binebiliyor. Kadınlar, pikniğe veya başka saraylara gitmek için haremden çıkıyor. Mesela, 40 araba dolusu kadın, 1582 yılında 3. Murat’ın oğlu Şehzade Mehmet’in sünnet düğünü için Hipodrom’daki İbrahim Paşa Sarayı’na gidiyor” diye konuştu.

”Ziyarete açılması söz konusu olamayacak”

Haremin girişinin hemen yanında yer alan, haremin ağır işlerini yapan ve ”Zülüflü Baltacılar” olarak adlandırılan işçilerin kaldığı bölüm var. Bozulmadan günümüze kadar gelebilen, içinde mescidi, hamamı, yatakhanesi, salonu ve çubuk odası bulunan bölüm, bugüne kadar ziyarete açılmadı.

Nurhan Atasoy, ”Burası çok hoş bir oda. Ziyarete açılması söz konusu olamayacak kadar zor girişi olan bir oda. Kimse maalesef göremiyor, ama tarihi açıdan çok enteresan. Belgesellerle tanıtmak lazım” dedi.

Harem girişinin sol tarafında, tahta çıkan, Eyüp Sultan’ı ziyaret ederek kılıç kuşanan padişahların hareme giriş yaptığı 15. yüzyılda yapılan meşhur ”perde kapısı” bütün görkemiyle ziyaretçileri selamlıyor.

Yeni tahta çıkan padişahın, saraya geldiği zaman at merdiveni ile yapılan perde kapısının aşağı yolundan çıkmaya başladığını anlatan Atasoy, bu ritüeli, ”Yeni padişah at üzerinde gelir. Yolun iki tarafında saray görevlileri dizilir. Atın ayakları altına da değerli kumaşlar konur. Bu yoldan gelen padişah, kapıdan içeri girer. Padişah, kapının hemen yanındaki binek taşını kullanarak, attan iner, Adalet Kulesi’ne çıkar” sözleriyle ifade etti.

Hareme girebilen tek yabancı erkek

İmparatorluklara hükmetmiş hükümdarların saraylarında nasıl bir yaşam sürdüklerinin hep merak konusu olduğunu, bu merakın, hareminde yüzlerce kadın bulunan Osmanlı sarayları söz konusu olduğunda doruğa eriştiğini anlatan Atasoy, hareme erkeklerin girmesinin yasak olduğunu anımsattı.

Atasoy, hareme gerçekten girebilen nadir erkeklerden birinin İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in 1599’da Sultan 2. Mehmet’e hediye olarak gönderdiği orgu, haremin bir köşesine kuran, orgun ustası Thomas Dallam olduğunu, onun da ancak haremağalarının sıkı nezaretinde, hiçbir kadının ortada görünmediği bir yoldan geçerek girebildiğini aktardı.

Sıradan bir Osmanlı ailesinin bile özel yaşamının, ”kutsal bir sır” gibi olduğuna dikkati çeken Atasoy, ”Yabancı erkeklerin girmesine izin verilmeyen, kadınların yaşadığı harem her ailenin namusu, kutsal bir köşedir. Zevce anlamını da taşıyan ve aslı Arapça’ya dayanan ‘harem’ kutsallığın ve mahremiyetin simgesidir” dedi.

Atasoy, haremdeki yaşamla ilgili doğruluğundan emin olunun bilgilerin bile dolaylı edinildiğini ifade ederek, bunun, gizli mekanın gizemini daha da artırdığını vurguladı.

”İskeletlerin sırrı hala çözülemedi”

”Gençliğimi burada geçirdim” diyen tarihçi Nurhan Atasoy’un, son yıllarda pek gelmediği Topkapı Sarayı’nın hayatında en sık gelip gittiği ve çok sevdiği bir yer olduğunu ifade ederken de gözleri doldu.

Saraya her gelişinde bir şey öğrendiğini anlatan Atasoy, haremde çıkarılan ve hala sırrı çözülemeyen iskeletler hakkında şu bilgileri verdi:

”Hangi yıl olduğunu hatırlamıyorum, ama ‘Haremde bir kazı oldu ve iskeletler çıktı’ dediler. Şehzadeler Okulunun hemen önündeki bölüm kazılmıştı ve birkaç iskelet çıkarılmıştı. Bu iskeletler, kutulara konuldu ve okulun bir parçası olan binada muhafaza edildi. İnsanlar besbelli öldürülmüş ve buraya gömülmüştü. Bu sır hala çözülmedi. Ben bunun cevabını hala bilmiyorum. Topkapı Sarayı çok güzel ve gizemli bir yer.”

Topkapı Sarayı’nın harem dairelerinin belgeselinin çekilmesini isteyen Atasoy, ”Bu küçük detaylar unutulacaktır, belgesele ben de memnuniyetle katkıda bulunurum” dedi.

Cariyelerle nikah, neden yasaklandı?

Mimari yapısı eklemelerle büyüyen haremin güzelliklerinin, genel yapısında değil, ayrıntılarda saklı olduğunu vurgulayan Atasoy, haremlerde cariyelere hadım ağalarının hizmet etme geleneğinin benimsendiğini, haremde kadınlar tarafından çekici bulunmayacakları düşüncesiyle kara ağaların görevlendirildiğini anlattı.

Osmanlı döneminin erken dönemlerinde padişahların, önemli ailelerin kızları veya siyasi amaçlarla bey kızlarıyla evlendiklerini belirten Atasoy, Fatih Sultan Mehmet’ten sonra düğün şenliklerinin yapılmadığını, birçok tarihçinin, cariyelerle evlenme adetinin Sultan 1. Bayezıd’ın Sırp prensesi olan karısı ile birlikte Timur’a esir düşmesinden ve Timur’un, 1. Bayezıd’ın karısına içki dağıttırması olayından sonra kaldırıldığını iddia ettiğini, gerçekten de Osmanlı padişahlarının 1. Beyazıd’tan sonra cariyelerle nikahlanmadığını söyledi.

Bu yeni geleneğe uymayan Kanuni Sultan Süleyman’ın, Hürrem Sultan’la, Genç Osman’ın da Akile Hanım’la, Sultan İbrahim’in de Hümaşah ile nikah kıyarak evlendiğini belirten Atasoy, Osmanlı hükümdarlarının haremde geliştirilen usuller içinde kadınlarını seçtiğini, bunların doğruluğunu kanıtlayan belgeler olmadığını vurguladı.

Atasoy, haremde hemen hemen her padişahın kendine has bir oda yaptırdığını ifade ederek, haremin en geniş mekanı olan ”hünkar sofası”nın restorasyonunun hala sürdüğünü belirtti.

53 basamağın sonunda ne var?

Cariyeler taşlığı, buradan 53 basamakla inilen merdiven ve merdivenin sonundaki cariyeler hastanesi hakkında da bilgi veren Atasoy, ”Merdivenden inişte, sağlı-sollu birkaç kapı ve mekanlara giriş var. Bugün de bunların bir kısmı depo olarak kullanılıyor. Merdivenin altında cariyeler hastanesi var. Hastane neden merdivenden inen bir yere konuluyor? Bulaşıcı hastalıklardan korunmak için, bir nevi tecrit… Orada ölen cariyeler olursa hastanenin ucunda da bir gasilhane var” dedi.

400 odalı harem

Binalar eklene eklene mantar gibi büyüyen haremin, Adalet Kulesi’nden bakıldığında daha iyi anlaşılacağını belirten Atasoy, şöyle konuştu:

”Harem, meyilli bir arazi üzerinde gelişti. 15. yüzyıldan 19. yüzyıl sonuna kadar her devirde eklemeler yapılarak, binalar eklenerek genişledi. Haremde 400’dan fazla oda var. Bu eklemeler yapılınca arkada kalan kısımlar pencerelerini kaybetmiş ve karanlıkta kalmış, mahzen haline gelmiştir.

Aydınlık için aynı hamamlarda olduğu gibi tepe pencereleri açılmıştır. Bu kadar karmaşa, labirent görüntü gizemi de artırıyor. Hareme girip de yolunu kolayca bulmak da marifet. İnsan kolayca kaybolur, böyle vakalar da var. Geceleri haremde bekçiler nöbet tutar, dolaşır.

Nöbetlerinde hiç tek başına gezmezler, çünkü korkarlar. Duyduğuma göre, burada büyük sansarlar gezermiş ve birden bire sansar karşınıza çıkarsa korkarsınız. Ruhlar, hayaller de giriyor işin içine. O bakımdan yalnız değil, çift çift gezerler. Aslında bu sansarlar fevkalade faydalıdır, çünkü fareleri yiyorlar. Haremi farelerden koruyorlar.”

Duvarları Kabe çinileri ile kaplı ibadet odası

AA ekibine Valide Sultan Dairesini de gezdiren Nurhan Atasoy, ”İçinde duvarları Kabe çinileriyle kaplı ibadet odasının bulunduğu küçücük bir oda; haremin patronu olan valide sultanın yatak odası. Valide sultanın, böyle küçük bir odada yatmasına insan inanamıyor. Çünkü, büyük bir yatak odası o kadar cazip değil, daha rahat ısınabilecek, kendisini rahat hissedebileceği bir yerde olması daha önemli. Dairelerin hepsi küçük boyutludur. Batılı saraylar gibi büyük boyutlu değildir. Bunlar, insani boyutlarını hiç kaybetmemişler. Türk evi tipindedir” diye konuştu.

”Sarayda çökme var”

3. Murat Köşkü’nün girişinde, kitaplara pek girmeyen küçük bir ayrıntı bulunduğuna dikkati çeken Atasoy, şu bilgileri verdi:

”Köşkün kapısının iki yanında daha sonra binanın statik bakımdan sağlıklı olup olmadığını kontrol için yapılan iki sütun var. Bunların bir tanesi gençliğimde fırıl fırıl dönerdi. Bu ne demektir? ‘Binanın statik durumu sağlam, bir basınç yok, oturmamış’ demektir. Bina, toprak hafifçe kaydığı anda bu dönmez. Şimdi ikisi de taş gibi duruyor, yerlerinden kımıldamıyor. Demek ki o zamandan bu zamana bariz binada oturma var. Bu neye işaret ediyor? İyi değil. Statik bakımdan yapıldığı zamandan bugüne bir çökme, oturma var.”

3. Murat Köşkü’nde İznik çinilerinin en kaliteli devrinden ürünlerin kullanıldığına dikkati çeken Atasoy, 2. Mahmut’tan sonra Osmanlı padişahlarının yaşamadığı Topkapı Sarayı’nın ”gecekondu”ya çevrildiğini söyledi.

Atasoy, ”3. Murat Köşkü’nde bir tavan vardı. İşçiler tavanı tamir ederken bir pırıltı görmüşler. O tavan kaldırıldı ve 17. yüzyıl Osmanlı sanatının en güzel örnekleriyle bezeli bu muhteşem kubbe çıktı ortaya” diye konuştu.

”Sandalla gezilen havuz”

Tarihçi Nurhan Atasoy, 3. Murat Köşkü’nün altında 3 tarafı kapalı havuzun mimari tarihi açısından çok önemli olduğunu belirterek, bazı tarihi kaynaklarda, havuzun içinde sandalların gezdiğinin anlatıldığını, sarayda bundan daha büyük bir havuz bulunmadığını kaydetti.

Gençliğinde böyle bir havuzun varlığından şüphe edildiğini ifade eden Atasoy, ”Buradaki bitki örtüsü temizlenince, kenarlarda düzgün taşlar olduğu görüldü, biraz daha kazınca bunun bir havuz olduğu anlaşıldı. Boşaltıldı ve su dolduruldu. Bu, sandalla içinde gezilen, eğlencelerin yapıldığı bir havuzdur” dedi.

Haremde sınıflar bulunurdu

Haremdeki cariyelerin çoğunun, tarihi çok eskilere dayanan geleneğe uygun olarak esirlerden oluştuğunu, padişahların kız kardeşleri veya annelerinin eğitip yetiştirdikleri cariyelerin, padişaha hediye edildiğini anlatan Atasoy, çeşitli kademelerdeki devlet adamlarının da padişaha cariye sunduğunu anlattı.

Daha çok Balkan ülkelerinden veya Gürcü, Çerkez ya da Rus kökenli, savaşlarda kazanılan veya satın alınan eserlerin, saraya alındıklarında güzellik, kabiliyet ve zekalarına göre ayrıldığını belirten Atasoy, haremdeki yaşam hakkında şu bilgileri verdi:

”Haremde askeri bir düzen içinde yaşanırdı, sınıflar bulunurdu. Eğitim çok önemlidir. Hareme giren herkes sıkı bir eğitimden geçer ve kabiliyetine göre eğitilirdi. Cariyeler, müzik, dans, edebiyat, akla gelebilecek her şeyi eğitim sürecinde öğrenirdi.

Çoğu zaman Hristiyan kökenli oldukları için öncelikle İslam dini ve Kur’an-ı Kerim öğretilirdi. Cariyeler, saray adetleriyle, akıllıca, derli-toplu konuşmayı öğreniyorlar, çünkü ucunda padişahın huzuruna gitmek var. Cariyelerin, padişahın huzurunda sohbet etmeyi bilecek kadar bilgili de olmaları gerekiyor. Bilgili olmayan insanın sohbeti, çok basit bir sohbet olur. Onun için ne kadar iyi eğitilmişse o kişi çok daha başarılı olacaktır.

Nitekim çok güzel olmayan, ama bilgisi ve eğitimi çok iyi olan birçok kadın, diğer boş kafalı güzellerden daha başarılı olmuştur. İşleme, temizlik, ev içinde ne işler yapılıyorsa, haremde de bunlar yapılıyor. Ama belli sınıf ve derecelere göre yapılıyor ve yaşanılıyor.”

”Cariyelerin hepsi has odalık değildi”

Başlarında valide sultanın bulunduğu cariyelerin padişaha yakınlık dereceleri olduğunu vurgulayan Atasoy, ”Entrika… Kadınların, bir araya geldiği her yerde entrika olmaz mı? Hele de haremde, kapalı bir yerde” dedi.

Haremdeki cariyelerin sayısının, harem halkının toplam sayısı gibi her devirde değiştiğini belirten Atasoy, haremde Sultan 1. Mahmut devrinde 456, Abdülmecit döneminde 688, Abdülaziz döneminde 809 cariye bulunduğunu söyledi.

Bunların tümünün has odalık olmadığını, gayet yüksek gündelik alan ve giyecekleri hazineden karşılanan cariyelere çeşitli vesilelerle hediyeler verildiğini anlatan Atasoy, ”Öte yandan, zamanı dolanlara artık özgür olduklarını gösteren azat kağıtları verilirdi, isteyen haremden ve saraydan çıkıp gidebilirdi. Eşyalarını da beraberinde götürdüklerinden sarayda onlara ait fazla bir şey kalmamıştır” diye konuştu.

”Padişahların has odalıkları nasıl seçilir?”

Padişahların has odalıklarını nasıl seçtikleri ve ne şekilde hizmete çağırdıkları hakkında yerli kaynaklarda bilgi bulunmadığını vurgulayan Atasoy, şöyle konuştu:

”Ne kadar güvenilir olduğu tartışmalı yabancı kaynaklarda ise farklı bilgiler verilmiştir. Kimi kaynaklara göre, kadınlar arasında kıskançlık ve kavgaları önlemek için kızlar, padişahın yanına belirli bir sıraya göre alınmışlardır. İzlenen başka bir yol da kahveci ile birlikte padişahın huzuruna giren cariyelerin padişahın beğenisine sunulmasıdır.

Bir başka kaynağa göre, kahya kadın cariyeleri, dans ve müzik bahanesi ile padişaha sunulurdu. Padişahın seçtiği kız, o gün külhancı usta tarafından hamamda yıkanır, kokular sürülürdü. Saçları taranıp örülür, süslenir, sonra da padişahın kapısında siyahi kadınların nöbet tuttukları yatak odasında geceyi onunla birlikte geçirirdi.

Sabah namazı için kalkan padişah, artık odalık olan cariyeye memnuniyetine göre para, mücevher veya elbise gibi hediyeler gönderirdi. Padişahın o gece beğenmediği cariye veya cariyelerden huysuzluk edenler, çocuğu olmayan veya padişah tarafından istenmeyenler, biriyle evlendirilir ve çırak çıkarılırdı.

Padişahla münasebette bulunup, gebe kalan ve çırak edilmeyenlere ‘ikbal’ denirdi ve bu kadınlara ‘hanım’ veya ‘hanımefendi’ diye hitap edilirdi. Kadınlar, ‘birinci kadın’, ‘baş kadın’, ‘ikinci kadın’ ve ‘üçüncü kadın’ olarak sıralanır ve mevkilerine göre maaş ve tayinat alırlardı. Kadınların aralarında yaşanan ve sonu cinayete kadar varan büyük kıskançlıklar, çekişmeler ve mücadelelerden bazıları tarihe geçmiştir.”

Hürrem Sultan, geleneği bozdu

Saray kadınlarından tarihe geçmiş en önemlilerinin başında Türklerin, Ukrayna ve Galiçya seferleri sırasında esir edildiği sanılan ve kaynaklarda Roxelana veya Rosa gibi isimlerle anılan Hürrem Sultan’ın geldiğini belirten Atasoy, Kanuni Sultan Süleyman’ın, Mehmet, Selim, Beyazıd, Abdullah, Cihangir ve Mihrimah’ı doğuran Hürrem’e karşı duyduğu aşk yüzünden geleneği bozarak onunla nikahlandığını anlattı.

Atasoy, ”Hürrem, padişahı yalnız güzelliği ile değil, zekası, cazibesi ve işvesi ile adeta avucunun içine almıştır” dedi.

Nurhan Atasoy, Sultan Ahmet’ten sonra şehzadelerin, sancağa çıkması adetine son verildiğini, şehzadelerin ve tahttan indirilen padişahların, Topkapı Sarayı’nda, saray ağzı ile ”Kafes” denilen dairelerinde hapis hayatı yaşadığını anlattı.

Saray terbiyesinde, saygısızlığa yer olmadığını vurgulayan Atasoy, ”Söz konusu, anne-çocuk ilişkisi olduğunda bile bu kurallardan sapılmazdı. Anneler, şehzade olan oğullarını, ne kadar genç olurlarsa olsunlar daima ayakta karşılar ve onlara, ‘aslanım’ diye hitap ederlerdi” diye konuştu.

”Dizide yanlışlar var”

Nurhan Atasoy, Kanuni Sultan Süleyman döneminin anlatıldığı ”Muhteşem Yüzyıl” dizisinde canlandırılan harem tasvirini eleştirerek, şöyle konuştu:

”1977 yılında, sarayda yaşayan birçok insanla görüştüm. O zaman bir kısmı 90 yaşının üzerindeydi. Onların hepsinin bir ortak söylemi vardı. Sarayda, ‘saray terbiyesi’ diye bir şey var. Fevkalade nazikler, konuşmalarına çok dikkat ediyorlar, kötü kelimeler kullanmıyorlar. O dönemin davranışları, selamlamaları dizilerde yer almıyor. Halbuki saray yaşamının en önemli parçalarından biri; nezaket, karşılıklı saygı ve terbiye.

Dizide, ayrıca paldır-küldür bir sürü adam görüyorsunuz. Haremin içine erkeklerin girmesi mümkün değil. Onlar da çok yanlış. Dizide, çok yanlışlar var. ‘Bunlar film, belgesel değil ki’ diyeceksiniz. Belgesel olmayan, ama tarihi konuları işleyen filmlerde, bazı şeylerin doğru olmasına çok dikkat edilmesi gerekir. Kıyafetler, konuşmalar, yaşam tarzı, hareketler doğru yapılır. Bunun içine hayal ürünü şeyler de konur, bunu da anlıyoruz. Ama bazı şeyler var ki onların gerçeklere uygun yapılması çok önemlidir.”

”Topkapı Sarayı, 100 yıl çalışılsa bitmez”

Nurhan Atasoy, ”Topkapı Sarayı’nı yeterince tanıtabiliyor muyuz?” sorusunu ise şöyle yanıtladı:

”Maalesef hayır. Ben bir kitap yaptım, bir de Sedad Hakkı Eldem’in, Feridun Akozan ile birlikte yazdığı bir eser var. Bunlar, mimari tarih için önemli. Onun dışında burada anlatılabilecek veya yapılabilecek o kadar çok şey var ki… Topkapı Sarayı ve içindeki eserler inanılmaz bir derya. Topkapı Sarayı, 100 sene daha çalışılsa bitmez. Mümkün olduğu kadar ciddi araştırmacıların saraya ilgisini çekmek, onları desteklemek lazım. Çünkü bu çalışmaları yapmak da çok zahmetli işler.”

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, Topkapı Sarayı’na ayrı bir statü tanıması gerektiğini vurgulayan Atasoy, çalışan elemen sayısının artırılması gerektiğini söyledi.

Atasoy, sarayda araştırmacıların çalışabileceği mekanlar bulunmadığını ifade ederek, araştırmacılara, çalışacak imkanlar hazırlanmasının önemine işaret etti.

Nurhan Atasoy, ”Topkapı Sarayı, bizim en önemli hafızamız, milli hafızamız, kültürümüzün hafızası. Bütün bunların niçin şimdiye kadar yapılmadığını anlamak mümkün değil. Allah böyle bir şeyi bize nasip etmiş, biz bunu yeterince değerlendiremiyoruz. Eksikliklerin, ancak devlet eliyle çözülebileceğine inanıyorum” diye konuştu.

Yazmadıklarını Anlattı yazısında telif haklarına ve yasalara aykırı bir bilgi veya link bulunuyorsa lütfen buradan iletişime geçiniz.

Yazmadıklarını Anlattı Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Gizlemek istediğiniz kodları buraya koyabilirsiniz. Örneğin sayyac kodu koyup ikonun görünmemesi için bu kodu koyabilirsiniz.