Tıp Alanındaki Gelişmelerin İnsanlığa EtkileriTıp Alanındaki Gelişmelerin İnsanlığa Etkileri


Yaşamımızı hemen her alanda kuşatmış olan, onunla yatıp onunla kalktığımız, onunla doğup, onunla yaşayıp, onunla öldüğümüz tıp bugün nerede duruyor? Kuşkusuz tıbbın, fizik, kimya, matematik gibi sınırları iyi kötü belirli, kendine ait yöntemi olan bir bilim dalı olmadığını biliyoruz. Kuramsal yönden de, uygulama yönünden de tıp, hemen tüm bilim ve teknoloji disiplinlerinin içinde yer aldığı geniş bir alan. Bilgisayar teknolojisinde ya da diyelim manyetik fizikteki bir atılım, tıbbın bütün uygulama alanlarına kısa zamanda yansıyor.Bu yüzden kuramsal bir çerçeve çizmek olanağı yok.

Hipokrat geleneğine dayanan Batı tıbbının temelinde “hastalık”olgusu yatar.Tıp bu olguyu tanımlar, sınıflar, nedenlerini ve sonuçlarını açıklamaya çalışır ve tedavi yöntemleri önerir.Bunu yaparken,yani hastalık olgusunu tanımlarken, nedenlerini açıklarken, bir taraftan geçerli çağdaş doğa bilimlerinin verilerinden, bir taraftan da hekimlik deneyimlerinden yararlanır.Hekim, yaşadığı dönemin bilimsel bilgisine hâkimdir. Hippokrat da, aynı geleneğin doğudaki öncülerinden biri olan İbni Sina da, hem hekim, hem bilim adamı, hem de filozoftular. İlaçları da kendileri yapardı; yani aynı zamanda eczacıydılar. Önce filozofluk elden gitti, sonra da eczacılık. 20.yüzyılın ortalarına kadar hekim, mesleğini uygularken, hastalık dediğimiz olguların altında yatan bilimsel mekanizmaları izleme, kavrama, onlardan sonuçlar çıkarma ve tedavi konusunda yararlanma olanaklarına az çok sahipti. Bugün bu olanak büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Uygulama alanında çalışan, yani fiilen hasta tedavi eden hekımlerin, bırakın başka uzmanlık alanlarını, kendi alanlarında bile, tüm bilimsel gelişmeleri yakından izleme, kavrama ve onlardan doğrudan doğruya tedavi konusunda yararlanma olanağı kalmamıştır. İlaç geliştirme ve üretme süreci ise hekimin elinden büsbütün kaçmıştır. Kısaca tıp 3. milenyuma çok geniş boyutlu bir dissasiasyon içinde girmektedir. 20. yüzyılın tıp uygulamaları açısından karakteristik özelliği, insanın kendi sağlığına egemen olan bilgiye yabancılaşmasıydı. 21. yüzyılda bu yabacılaşmayı hekimler yaşayacak .

Geleneksel Batı tıbbının uygulama alanındaki yaklaşım şeması iki tarihsel temele dayanır: “Hümanizm” ve “Bilimsel Determinizm”. Sistemi yüzyıllardır ayakta tutan, bu iki temel arasındaki dengeydi. Determinizm, öteki doğa bilimlerinde olduğu gibi, gelişmenin doğru izleği sürmesine yaradı. Hümanizm ise, tıp uygulamalarının malzemesi olan insanın gözardı edilmemesini sağladı. Hekimliğin, hasta-hekim ilişkisinin insanî sınırları içinde kaldığı ve tıp teknolojisinin henüz fazla gelişmediği dönemlerde, bilimsel determinizm ile hümanizm arasındaki dengeyi kuran, hekimin kişiliğiydi. Kullandığı araçlar ve hasta üzerinde sınadığı bilginin düzeyi, hekimin hastayla ilişkisini insani boyutlar içinde tutma olanağını veriyordu. Hasta, hastalığının ne biçim bir şey olduğunu, tedavisi için neler yapılacağını, hekim kadar olmasa bile, ona yakın düzeyde kavrayabilirdi. Geri kalanını ise hekime karşı duyduğu güvene ya da şansa bırakırdı. Her şeyin ötesinde, hasta, kendi bedeni üzerinde yapılacak işlemler konusunda az çok bilinçli bir karar verebilme özgürlüğüne sahipti. Tıp teknolojisinde ortaya çıkan ve oldukça dar bir zaman dilimi içine sıkışan hızlı gelişmenin, hasta ile hekim arasına soktuğu sayısız araç-gereç, bilgi ve beceri, bu ilişkiyi öylesine zayıflattı ki hasta insan, hekimin gözünde, bazı karmaşık verilerin bir soyutlaması haline geldi. Özellikle gelişmiş büyük sağlık kurumları, sayısız laboratuarları, garip görünüşlü elektronik araçları ve bilgisayarlarıyla, hastaneden çok uzay merkezlerini anımsatır oldu. Bütün bunlar kuşkusuz, tıp alanında yepyeni araştırma ve uygulama ufukları açtı, ama aynı zamanda, kaçınılmaz olarak, hekimliğin hümanizma ayağını da zayıflattı. Tabii bu arada, bir zamanlar tıbbı hurafeden koruyan bilimsel determinizm de yerini sessiz sedasız bir şekilde “kapitalist determinizm”e terketti.

Bugün tıp teknolojisi ile ilgili endüstri ve ilaç endüstrisi, otomotivden sonra gelen en güçlü endüstri dalları arasına girdi. Bu gelişme bir yandan tıp alanındaki araştırmaları kamçıladı kuşkusuz, ama aynı zamanda, insan sağlığının piyasa kurallarının tutsağı haline gelmesine de yolaçtı. Bu kaçınılmaz mıydı? Eğer kapıtalizmin kaçınılmaz olduğuna inanıyorsanız, sağlığın da piyasa kurallarına göre alınıp satılan bir “meta” haline gelmesinin kaçınılmaz olduğunu kabul edeceksiniz. Nitekim bu aynen böyle olmuştur. İnsanî değerlerin bu alanı koruma altına alabileceğini ileri sürenlerin yanıldıklarını görmek için, olaya biraz yakından bakmaları yeterlidir. Yaşadığımız günlerde, tıp alanının uluslararası düzeyde itibar ve güven kazanmış nice kurum ve kişilerinin kirli çamaşırları, zaman zaman sistemin kaçamaklarına tanık olan bazı dürüst insanlar tarafından açıklanıyor. Kaldı ki sorun sistemin kendisindedir.İnsanların dürüst ya da sahtekar olması sonucu değiştirmiyor. Şimdi konunun bu boyutunu fazla uzatmak istemiyorum, ama bir iki örnek vermeden de geçemiyeceğim. Biliyosunuz, 1980’lerden sonra uygulamaya geçen “manyetik rezonans görüntüleme” (MRG) diye bir tanı yöntemi var. Pahalı bir yötem; laboratuar Türkiye’de yaklaşık 1,5 milyon dolara maloluyor. Teknolojiyi birkaç çokuluslu şirket üretiyor ve dişe diş bir rekabetle dünyaya pazarlıyor. İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerimizde, son 15 yıl içinde pıtrak gibi MRG laboratuarları açıldı. Örneğin İstanbul, nüfusuna göre en fazla MRG laboraturı bulunan bir kent olma rekoruna ulaştı. Bunlardan kimileri yabancı, kimileri yerli kredilerle ve ”kazan-öde” sistemiyle kuruldu. Bir incelemenin fiyatı bugün yaklaşık 150-200 milyon TL civarında. Bu fiyat Avrupa ve ABD’ye göre pahalı değil, ama bizim ortalama satın alma gücümüz dikkate alındığı zaman oldukça pahalı. Dolayısıyla, hasta (müşteri) bulmak kolay değil. Üstelik işletme giderleri pahalı ve yabancı firmaların yedek parça ve bakım anlaşmaları için istedikleri bedel astronomik. Kısaca, borcu hızla ödemek ve kâra geçmek için bol hasta bulmak gerekiyor. Buraya kadar kapitalist bir işletme modeli olarak, sistemde bir anormallik yok. Belki laboratuarın yabancı firmaların rekabet olanaklarından yararlanarak maliyeti düşürmeleri ve inceleme fiyatını ucuz tutarak “müşteri” çekmeleri beklenirdi. Ama bu yol çoğu zaman işlemiyor. Laboratuar başlangıçta bazı avantajlar elde etse bile, teknolojik bakımdan bütünüyle yabancı firmaya bağımlı olduğu için, daha sonraki bakım ve yedek parça alımlarında pazarlık şansı yok. O zaman ne oluyor? Laboratuarlar arasında dişe diş bir rekabet başlıyor. Kapitalist işletme modeline göre bunda da bir anormallik yok. Basın dünyamızdaki tencere-tava promosyonları gibi, laboratuarlar arasında da promosyon yarışı neden olmasın? Ama burada ufak (!) bir fark var: Gazete satın alan insan, gazetenin değerini ve promosyonlarının avantajlarını kendi ölçülerine göre tartıp, uygun bir seçim yapma olanağına sahip, ama laboratuar müşterisi (hasta) sahip değil. Bir kere bir MRG incelemesine ihtiyacı olup olmadığına, varsa bunun nasıl bir inceleme olması gerektiğine kendisi değil, hekim karar veriyor. Dolayısıyla modelimizde, müşteri malın parasını ödediği halde, onu seçme olanağına sahip değil. O zaman malın parasını ödemeyen bir aracı (hekim) müşteri oluyor. Laboratuarların hedef kitlesi esas olarak hekimler olduğuna göre, promosyon da ister istemez hekimlere yönelecektir. Burada kuşkusuz hekim için en etkili promosyonun, bilimsel bakımdan en yeterli, en kaliteli ve en doğru inceleme olması gerekir diyebilirsiniz. Evet, öyle olması gerekir. Benim tanıdığım bir çok hekim için de öyledir, ama eğer alternatif promosyon, laboratura gönderilen her hasta için, inceleme bedelinin %30- % 40’ının (yaklaşık 50-80 milyon) sessiz sedasız hekimin banka hesabına yatırılması ise, onun birinci promosyona yönlenmesini nasıl bekleyebiliriz? Üstelik bu “komisyon” uygulaması, mimarlık gibi bazı başka meslek dallarında doğal karşılanıyorsa hekimlikte neden karşılanmasın? Ne yazık ki bu uygulama Türkiye’de yaygındır ve bunu açık açık savunanlar da az değildir.

Bu prototip örneğin benzerlerini, sağlık alanındaki her tür işletmede görmek mümkün. Türkiye gibi kapitalizmi de az gelişmiş ülkeler bir yana, gelişmişlik düzeyine bağlı olmayarak serbest piyasa ekonomisinin geçerli olduğu her ülkede, sağlık alanında rastlanan daha büyük boyutlu bir sömürü mekanizması, yapay gereksinimler ve deyim yerinde ise “mitoslar” yaratarak işletilmektedir. Abartılmış “check-up” sistemleri, zayıflama, “forma girme”, gençleşme merkezleri ve bunlarla ilgili çeşitli araç-gereç ve ilaçlar bu örnekler arasında sayılabilir. ABD başta olmak üzere bir çok Batı ülkesinde, sigorta fonlarını şişirmek amacıyla yapılan gereksiz cerrahî girişim ve tedavi kürleri, sık sık dile getirilen sağlık skandalı örnekleridir.

Son yıllarda dünyanın her tarafında, popüler kültürün bir parçası haline gelmiş olan “antidepresan” v.b. ilaçlar konusunda üretici firmalar tarafından yönlendirilen hekimlerce zaman zaman ortaya atılan, kanıtlanmamış olumlu görüşler, bu ilaçların kullanımını olağanüstü boyutlarda yaygınlaştırmaktadır. Bundan birkaç ay önce, ABD kaynaklı bir popüler aktüalite dergisinde bir psikiyatrist, “sık sık canı sıkılan okul çocuklarına neden antidepresan vermeyelim?” yolunda görüşler ileri sürmüştü. Hiçbir ciddi araştırmaya dayandırılmayan bu görüşler, birkaç hafta içinde, dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de günlük basına yansıdı. Bu “faili meçhul” haberin antidepresan ilaçların satışını ne kadar artırdığını kesin olarak söyleyemem kuşkusuz, ama daha haberin yerli basında çıktığının ertesi günü, bir hastamın, ders çalışması istendiği zaman surat asan lise öğrencisi kızı için hangi antidepresan ilacı tavsiye edebileceğimi sorduğunu söyleyebilirim. Bundan birkaç gün önce ben bu olayı bir dostuma anlatırken, çantasından o günün (18 Aralık) Radikal gazetesini çıkardı ve dördüncü sayfasındaki bir haberi gösterdi. Haber Londra kaynaklıydı ve özetle, “Yale Üniversitesinden Prof. Ronald Duman, uzun süreli antidepresan kullanımının, beynin öğrenme, hafıza, ruh hali ve duygularla ilgili bölgesi olan hippokampüs’te hücre sayısını artırdığını ileri sürdü,” diyordu. Gerçekten böyle bir iddia var mı? Varsa nasıl araştırılmış? Bunları henüz bilmiyorum, ama çok iyi biliyorum ki gerçek olsaydı, günlük gazete haberi haline gelmeden çok önce, bilim çevrelerinde fırtınalar koparırdı. Bu örneği neden veriyorum? Çünkü bazen iyi pazarlanmış bir tek ilaç, bir çokuluslu firmayı âbad etmeye yetiyor. Hele depresyon gibi modası hiç geçmeyen bir “ruh hali” için iyi geldiği ileri sürülen bir ilaç, aynı zamanda hafızayı ve öğrenmeyi de güçlendiriyorsa, firmanın başka ilaç pazarlamasına ihtiyacı kalmaz. Burada elbette depresyonun uydurma bir moda hastalık olduğunu ve antidepresan ilaçların kullanılmaması gerektiğini ileri sürmüyorum. Ama iddia ediyorum ki antidepresan ilaç kullanan on kişiden en az yedisi, bu ilaçları endüstri ve bilim (!) işbirliği ile yaratılan yapay gereksinimin etkisi altında kullanmaktadır.

Kendi alanında rakibi olmayan ve bu yüzden anormal derecede yüksek fiyatlarla pazarlanan daha bir çok ilacın anlamlı bir etkinliği yoktur. Bunların endikasyon alanlarını genişleten bir çok araştırma, bu araştırmaları finanse eden, onaylayan, yayınlayan ve refere eden bir çok uluslararası “bilimsel” tıp kurumu şaibe altındadır. İlaç firmaları ile hekimler, hekim dernekleri, “bilimsel konsey”ler ve “bilimsel kongre”ler arasında kurulan çıkar ilişkileri öylesine yaygınlaşmış ve çığrından çıkmıştır ki kapitalizmin kalesi ABD’de bile bu ilişkiler sorgulanmaya başlanmıştır. Daha üç ay önce internette yayınlanan bir yazı, kalp ve damar hastalıkları alanında uluslararası saygınlığa (!) sahip en ünlü tıp kurumlarından biri olan Amerikan Kalp Derneği’nin onayladığı ve önerdiği bir ilaçla ilgili ciddi kuşkular dile getiriyordu. Yazı, bu ilacı üreten Genentech firmasının derneğe yılda bir milyon dolar bağış yaptığını ve iki milyon dolara malolan bir de konferans salonu armağan ettiğini açıklıyordu.

Tıp alanındaki kapitalist yapılanmanın belirleyici özelliklerini tanımlamaya çalışırken, bu alanın geleceğine damgasını vuracak başka bir özelliğin de altını çizmek gerekiyor. Gerek kuramsal, gerekse uygulamalı tıp bilimi bugün, hemen hemen tümüyle sermayenin eline geçmiş durumdadır. Kamu kesimi, neredeyse tümüyle bu alandan elini çekmiştir. Hastane, laboratuar, v.b. ufak ölçekli sağlık kurumlarından söz etmiyorum. Onlar zaten İngiltere ve İskandinav ülkeleri gibi az çok “sosyal devlet” niteliği taşıyan yerlerde bile yavaş yavaş özel kesime teslim ediliyor. Benim asıl sözünü ettiğim, tıp teknolojisini ve ilaç üretimini elinde tutan sektörün, bilimsel araştırmaları da hemen tümüyle tekeline almış olmasıdır. Bugün endüstriden bağımsız kurumların, bırakın teknoloji ve ilaç üretmeyi, bu konularda yönlendirici araştırma yapma olanağı bile yoktur. Dolayısıyla artık tıp alanındaki “akademik dünya”nın da gerçek patronu endüstridir. Bağımsız kamu sağlık kurumlarının elinde kalan, ilaçların etkisini test etmek gibi geniş hasta popülasyonuna dayalı araştırmaların da çok büyük bir bölümü, doğrudan doğruya ilacı üreten firma tarafından finanse edilmektedir. Bu tür firma destekli araştırmalar bir taraftan araştırmayı yürüten hekim ya da hekim grubuna çeşitli düzeylerde malî olanak sağlar, bir taraftan da akademik alanda puan kazandırır. Bu sayede hem çalıştığınız kurum kalkınır, hem de siz uluslararası kongreleri, binlerce dolar tutan masraflarını ödemeden, davetli olarak izlersiniz. Bu ilişkiler size aynı zamanda, daha alt düzeydeki meslektaşlarınızı da burslar, “grant”lar yoluyla devreye sokma, dolayısıyla itibar kazanma ve etkin olma yollarını açar. Başta tıp olmak üzere, sağlık bilimlerinde uluslararası üne kavuşmuş bir çok başarılı bilimcinin arkasında bu tür firma ilişkileri yatar. Bu ilişkiler, zaman zaman ortaya çıkan bazı “bozguncular” ve “dinozor solcular” dışında, artık genel kabul görmekte ve doğal karşılanmaktadır.

Bu ilişki ağı giderek bilimsel gelişmelerin eksenini, bireysel iradelerden bağımsız olarak, global sermayenin çıkarları doğrultusuna çekmektedir. Artık eksenler çakışmıştır. Bu zaten uzunca bir süredir “üniversite-sermaye işbirliği” adı altında, batı dünyasında ve doğal olarak Türkiye’de benimsenen, hazırlanan ve uygulanan bir sistemdi. Başta ABD olmak üzere, gelişmiş kapitalist ülkelerde sistem oturdu ve ürünlerini vermeye başladı. Türkiye gibi emekleyen ülkelerde ise şimdilik tıp alanında bol insan (hasta) malzemesine dayalı ilaç araştırmaları yürütülüyor. Böylece hem bunları yürüten hekimler ve kurumlar “kalkınıyor”, hem de bu vesileyle yeni ilaçlar için pazar hazırlanmış oluyor.

Bu mekanizma içinde, doğal olarak, tıp araştırmaları en kârlı alanlara yöneliyor. Diyelim az kullanılan, dolayısıyla pazar potansiyeli düşük olan ilaçlar, kullanım alanı çok sınırlı olan araçlar üretilmiyor. Hastalık oluşmasını engelleyici önlemleri ön plana alan koruyucu hekimlik alanı, aşı ve benzeri yöntemlerle bağışıklık kazandıran tıbbî yaklaşımlar fazla ilgi uyandırmıyor. Çünkü “hastalık” ve “tedavi” üzerine yoğunlaşan çağdaş tıp örgütlenmesi, endüstriyi besleyen yapının temelini oluşturuyor. Kuşkusuz burada tek tek hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının bilinçli olarak bu yönde bir seçim yapmaları söz konusu değil. Bilimsel sistematiğin bütünü bu yönde işlediği için, ona tabi olan hekimlerin bilimsel görüş açıları da o yönde gelişiyor. Dolayısıyla, bilinç düzeyine çıkan tercihler ve yaklaşım tarzları için herhangi bir otokritik gereksinimi duyulmuyor. Sistem kendiliğinden, kendini yeniden üretebiliyor.

Bu noktada ister istemez, Etyen Mahcupyan’ın bir süre önce “Yeni Binyıl” gazetesinde başlattığı kanser tartışması akla geliyor. Anımsanacağı gibi Mahcupyan ABD’de, kanserin nedeninin, yapı değiştirebilen bir “mikrop” olduğuna inanan bir tıp merkezinde, bazı kanser türlerinin, hastanın kendi serumundan elde edilen aşılar yardımı ile tedavi edildiğini ileri sürmüş, bu basit yöntemin yaygınlaşmasının kanserle ilgili yerleşik bilimsel kurumlarca engellendiğini iddia etmişti. Bu iddialar, tahmin edilebileceği gibi, akademik tıp çevrelerinin geniş tepkilerine yol açmıştı. Gerçekten de Etyen Mahcupyan’ın, elinde yeterli kanıt olmadan, ABD’deki bir tıp merkezinin kanseri tedavi ettiğini ortaya atması, umut arayan hastalar açısından doğru değildi. Ama Mahcupyan’ın kanser ve kanser tedavisi konusundaki yerleşik anlayışın, başka yaklaşımları görmezlikten gelebileceği yolundaki iddiasında azımsanmayacak bir doğruluk payı vardı. Kanser tedavisinde kemoterapi ve radyoterapi üzerinde yükselen bugünkü bilimsel yaklaşım modelinde gedik açmak hiç kolay değildir. Çünkü sırtını endüstrinin finansal desteğine dayamayan bir alternatif anlayışın, kendi tezini kanıtlayabilecek geniş boyutlu araştırmalar yaptırmaya da, onları “itibarlı” bilimsel dergilerde yayınlatmaya da gücü yetmeyebilir. Bir an için, gerçekten Mahcupyan’ın sözünü ettiği merkezin tezinin doğru olduğunu ve kanserin çok basit ve masrafsız bir aşı yöntemi ile tedavi edilebildiğini varsayalım. Yüzlerce kemoterapik ajanın üreticisi olan ilaç firmalarının, dev boyutlu radyoterapi endüstrisinin, bilimsel kariyerlerini bu alanlarda yapmış binlerce tıp bilimcisinin, binlerce resmi ve özel kanser hastanesinin ve araştırma merkezinin ne hale geleceğini tasarlamaya çalışalım. Teorisi, pratiği ve finans kaynakları ile sımsıkı örgütlenmiş bir dünya imparatorluğunun kendini yerle bir edecek girişimlere seyirci kalacağını düşünmek için insanın ya çok saf, ya da “tıp mümini” olması gerekiyor. Tıp mesleğinin saflığa pek izin vermeyeceğini biliyorum, ama müminlik için aynı şeyi söyleyemem. Hippokrat’tan beri bu meslek dalının oldukça kapalı ve Masonik bir yapıya büründüğünü ileri süren tezler üzerinde kafa yormakta yarar olduğunu düşünüyorum.

Yukarıdaki bölümde, tıbbın 20. yüzyıl insanı üzerinde kurduğu olağanüstü güçlü egemenlikten söz etmiş, günümüzde bu egemenliğin büyük ölçüde, ilaç ve tıbbî teknoloji üreten sınırlı sayıdaki çokuluslu firmanın eline geçtiğini vurgulamış, bilimsel ve akademik kurumların da bu sürecin dışında kalmadığını belirtmiştim.

Bu bölümde esas olarak, tıp alanında önümüzdeki yüzyılı belirleyecek bilimsel gelişmeleri ve bu gelişmelerin yaşamımızı nasıl şekillendireceği konusundaki öngörüleri ve varsayımları özetlemeye çalışacağım. Ama buna geçmeden önce günümüzdeki popüler tıp kültürü ve hekimler üzerinde biraz daha durmak istiyorum.

Popüler tıp kültürü

Son 20 yıl içinde popüler kültürün medya aracılığı ile en yoğun şekilde beslendiği kanallar iletişim, bilgisayar ve tıp alanında açıldı. Kuşkusuz bu üç alan birbirinden bağımsız değil. Somut maddî ürünler yönünden bakarsak, “cep telefonu” ve “ev bilgisayarı” ile somutlaşan ilk iki alan gerçekten gündelik yaşamı, dolayısıyla çağdaş popüler kültürü derinden etkiledi ve değiştirdi. Değiştirmeye de devam ediyor. Bunu çeşitli yönlerden sağlıksız, kötü ve zararlı bulabiliriz, ama değişimin boyutlarını görmezden gelemeyiz. İnsanın eline geçen bu iki somut ürünün günlük yaşamı büyük oranda kolaylaştırdığını inkâr edemeyiz. Potansiyel zararlarını kabul etsek de, haberleşme ve bilgiye ulaşma olanaklarının olağanüstü boyutlarda genişlediğini ve yaygınlaştığını kabul etmek zorundayız. Bu olanaklar, başlangıçta daha çok üst gelir gruplarıyla sınırlı iken, hızla orta ve alt gelir gruplarına doğru yayıldığı için, sağladığı kolaylıklar bakımından büyük bir toplumsal eşitsizlik ve adaletsizlik yaratmamıştır.

Tıp alanı için aynı şeyi söyleyebilir miyiz; hiç sanmıyorum. Yatırılan bunca ekonomik kaynağa, medyada durmaksızın pompalanan mucize ilaçlara, tedavi araçlarına karşın, ortada henüz insan sağlığı açısından 20-30 yıl öncesine göre kazanılmış fazla bir şey yok. Hâlâ, mevsimi gelince, nezleden, gripten günlerce sürünüyor, en gelişmiş olanaklara sahip olanlarımız bile AIDS’den, kanserden, hattâ veremden ölüyoruz. Mevcut tıbbî olanaklara ulaşma bakımından sınıflar ve ülkeler arasındaki eşitsizlikleri aklımızda tutarak, gelişmiş ülkelerdeki varlıklı kesimi düşünelim: Evet, ortalama yaşam süresi bu kesimler için belirgin şekilde uzamıştır. Ama bu uzamanın önde gelen nedeni, bugün sağlık alanındaki ekonomik kaynaklardan aslan payını alan mucize ilaçlar ve teknoloji değil, hastalıklardan koruyucu önlemlerdir. Örneğin, orta yaşlardan itibaren düzenli hipertansiyon kontrolü, ölüm nedenlerinin ikinci sırasında yer alan kalp ve beyin damar hastalıklarını, tek başına yaklaşık %30 oranında azaltmaktadır. Buna düşük kolesterollü beslenme, egzersiz, sigara tüketimini azaltma gibi birkaç koruyucu önlemi daha eklerseniz, bu oran %40’lara ulaşıyor. Sözünü ettiğim bu koruyucu önlemlerin yaygınlaştırılması için, ne büyük ölçekli tıbbî teknolojiye, ne de pahalı mucize ilaçlara gereksinim var. Ama gelin görün ki, bu alanın sahibi olabilecek kamusal sağlık kurumları dünyanın her tarafında yavaş yavaş gücünü kaybediyor. Bebek ölümlerinin önde gelen nedenlerinden biri olan enfeksiyon hastalıklarına karşı aşılama önlemi bile az gelişmiş ülkelerde (ve bölgelerde) göreceli olarak geriliyor, yetersiz beslenmeye bağlı ölüm oranları hızla artıyor.

Kuşkusuz, modern araç-gereç ve ilaç endüstrisine dayalı “tedavi edici” hekimliğin hiçbir işe yaramadığını söylemek istemiyorum. Özellikle organ nakli ve acil tedavi konusunda büyük gelişmeler kaydedildiğini biliyoruz. Ama bu alanda kamuoyunda yaratılan imaj henüz realiteden çok uzaktır. Popüler kültürde tıbba karşı beslenen aşırı güven duygusu, büyük ölçüde yanılsamalara dayanır. Bugün için uygulamaya geçmiş bulunan gelişmiş tıbbî olanakların başlıcaları en üst gelir gruplarının hizmetindedir ve gelecekte, doğrudan insan yaşamıyla ilgili bu adaletsiz paylaşım daha da belirgin hale gelecektir.

Bugün Türkiye’de, tıp konusunda kültürel endoktrinizasyona fazla maruz kalmamış ortalama bir hastayı bile, hastalığının mekanizmasını tam olarak anlayamadığımıza (kesin tanı koyamadığımıza), ya da tanısı billinse de tedavisinin mümkün olmadığına kolay kolay inandıramazsınız. Bu durum gelişmiş ülkelerde de aşağı yukarı aynıdır. Nedeni kesin olarak bilinmese de, “her hastalığın mutlaka bir ilacı, ya da ameliyatı vardır” yolundaki yaygın inanç, tıp teknolojisi ve ilaç endüstrisinin, çağdaş popüler kültürü derinden etkileyen olağanüstü bir reklam başarısı örneğidir. Hastalık nedenlerini (etiyoloji), oluş mekanizmalarını (patogenez) ve önleme yöntemlerini (prevansiyon) inceleyen araştırmalara endüstri fazla ilgi duymaz. Çünkü bu dallardaki araştırmaların arkasından çoğu zaman bir ilaç ya da teknoloji ürünü gelmez. Bu yüzden bilimsel araştırmaların ana ekseni, hastalığın nedenini ve oluş mekanizmasını aydınlatıp onun oluşmasını önleyecek, ya da patolojik süreci tersine çevirecek yöntemleri ortaya çıkarmak yönünde ilerlemez. İlaçlar çoğu zaman, biyolojik süreçleri etkilediği bilinen moleküllerin hangi hastalığa iyi gelebileceğini araştırma yöntemi ile geliştirilir. Yani hastalığa ilaç aramak yerine, önce ilaca hastalık aranır. Bu çarpık mekanizmanın en tipik örneklerini psikiyatri alanında görüyoruz. Bugün, davranışlarımızı, duygularımızı belirleyen biyokimyasal süreçlerin daha pek azı aydınlatılmışken, bunları şu ya da bu yönde etkileyen yüzlerce “psikoaktif” molekül birbiri ardısıra ilaç haline geliyor. Bu yüzden, yaygın kullanımdan sonra ortaya çıkan ve bazıları kalıcı olan yan etkiler, bu kez de o belirtiye iyi gelen ilaçlarla giderilmeye çalışılıyor. Kısaca, bazı temel ilaçlar dışında, bu alanda tam bir kördöğüşü sürüp gidiyor.

Öte yandan, tıbbın bu kaotik durumuna eleştirel yaklaşanlar bile, “İlaç endüstrisinin maceracı yatırımları olmasaydı bu alan böylesine hızlı gelişmezdi. Önemli olan, etkili bir kamu denetiminin sağlanmasıdır,” diyorlar. Çünkü “mekanizma çarpık da olsa, ilaç araştırmaları, hastalıklarla ilgili biyokimyasal süreçlerin aydınlatılmasına bir oranda katkıda bulunmuştur”. Bu “macera” daha az zayıatla yaşanamaz mıydı? sorusu başlıbaşına ayrı bir yazı konusu. Ama şu kadarını söylemeliyim ki, bugüne kadar kendilerine “sosyalist” kimliğini yakıştıran modellerden hiçbiri insanın mutluluğunu temel alan, eşitlikçi ama aynı zamanda bilimsel bakımdan gelişmiş ve gelişmeye açık bir sağlık sistemi kuramadılar. Kimi aşırı bürokrasinin, kimi aşırı popülizmin batağına saplanıp kaldı. Ama en kötü model bile “koruyucu sağlık” alanında azımsanmayacak başarılar elde etti.

Özetle, “hastanelerle ilgi” popüler televizyon dizilerindeki düzmece öykülerle ne kadar süslenirse süslensin, çağdaş tıp henüz sağlığımızı iç rahatlığı ile eline teslim edebileceğimiz kadar güvenilir değildir. Hasta-hekim ilişkisinin insanî sınırları büyük ölçüde aşılmış, ama onun yerini henüz bilgisayarların soğuk ve güvenilir sinyalleriyle donatılmış tıp teknolojisi dolduramamıştır. Teknolojinin bazı alanlarda gerçekleştirdiği mucizeler ise şimdilik ancak varlıklı sınıfların satın alabileceği bir lükstür.

Hekimlik ve Hekimler

Hekimliğin her çağda ve her toplumda, oldukça kapalı bir alt kültür alanına sahip olduğundan, bu bakımdan biraz “Masonik” bir yapısı bulunduğundan söz etmiştim. Ünlü Hippokrat yemininde bile bunun ipuçlarını görmek mümkündür: “…..Bana bu sanatı öğretenleri ana-babama eş tutacağım, hayatımı onun ortaklığında yaşayacağım, eğer paraya ihtiyacı olursa kazancımın bir kısmını ona vereceğim, onun erkek çocuklarına kendi erkek kardeşlerim gibi itibar edeceğim, eğer öğrenmek isterlerse bu sanatı onlara ücret ve sözleşme talep etmeden öğreteceğim, sözel bilgilerimi, ahlakî tavsiyeleri ve diğer bilgilerimi oğullarımla ve bana öğretmenlik yapanların oğullarıyla ve akti imzalayıp tıp kanununa göre yemin eden öğrencilerle paylaşacağım; haricindekilerle değil…..”

Hippokrat yeminindeki bir çok unsur zaman içinde yıpranmış, ama mesleğin bu içe kapalı özelliği büyük ölçüde korunmuştur. Tıp alanındaki bilgi birikimi arttıkça, doğal olarak, hekimlik mesleği kendi öznesinden daha da uzaklaşmıştır. Kuşkusuz bu profesyonelleşme süreci bütün meslek dalları için geçerlidir, ama burada tekelleşen bilgi, öznenin (insanın) doğrudan doğruya kendisiyle ilgilidir. Bu yüzden, bilginin tekelleşmesinden doğan egemenlik duygusu nitelik olarak farklıdır. Hekimlik mesleğinin tarihsel kimliğine sinmiş olan “kutsallık” ögesinin kaynağı, yaşamın özü üzerindeki bu bilgi egemenliğidir. Hekimlerin kendi mesleklerine karşı yöneltilen eleştirilere karşı tahammülsüzlüklerinin temel nedenlerinden biri de budur.

Hekimlerin sahip oldukları tıp bilgisine eleştirel bir gözle bakabilmeleri zordur. “Bilimsellik” sıfatı ile sunulan her bilgi, tartışmasız doğru olarak kabul edilir. Öte yandan, son 20-30 yıl içindeki bilgi birikimi ve teknolojik gelişmeler o derece yoğunlaşmıştır ki hekimler için bu bilginin genel bir değerlendirmesini ve sentezini yapmak hemen hemen olanaksızlaşmıştır. Çağdaş hekim o derece ağır bir bilgi bombardımanı altındadır ki, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu kavramaya artık mecali kalmamıştır. Kısaca hekimler, 21. yüzyıla ve 3. binyıla alabildiğince zengin ve kaotik bilgi yığını içinde kendine yol bulmaya çalışan şaşkın ermişler gibi adım atmaktadırlar.

Geleceğin İpuçları

Bundan iki yıl kadar önce, İtalyanların yayımladıkları bir nöroloji dergisinde “C40 0Mikrokompüterinin Kullanımı İle İlgili Etik ve Yasal Sorunlar” başlıklı, heyecan verici bir yazı okumuştum. * Üretici firmanın (Cybersys Corporation) C40 adını verdiği bu mikrokompüter, beynin davranışlarla ilgili bölgelerine bağlantı kurmak üzere yerleştiriliyor ve şiddet içerikli davranışları daha eyleme geçmeden devre dışı bırakıyordu. Mikrokompüter, uzun hayvan deneyleri aşamalarından geçmiş ve insanda kullanılabilecek hale gelmişti(?) Firma, davranış kontrolü sağlayan bu mikrokompüteri, suç önleyici bir araç olarak “Avrupa Adalet Mahkemesi”nin Etik Komisyonu’na sunuyor ve izin talebinde bulunuyordu. Yazı, bu yöntemin özgürlükleri sınırlayıcı potansiyeli olduğunu ileri sürenlerle, suç önleyici potansiyelini savunanlar arasındaki tartışmayı özetliyordu.Yöntemi savunanlar, esas olarak, ırza geçme, cinayet v.b. şiddet suçları işleyenlerin beyinlerine yerleştirilecek bu kompüterlerin, şiddet empulslerini daha eyleme geçmeden önleyeceğini, dolayısıyla cezaevlerinin çoğu zaman hiçbir işe yaramayan “ıslah etme” işlevinin yerini alabileceğini ileri sürüyorlardı.

Yazıyı şaşkınlıkla okurken bu olağanüstü buluşun bugüne kadar nasıl gizli kaldığını düşünüyordum. Kuşkusuz teorik olarak mümkündü; ama bir sürü teknik ve etik sorun nasıl çözülmüştü ve neden daha önce bu çalışmadan haberdar olmamıştık? İşin içinde mutlaka bir “bityeniği” vardı. Okumayı bitirince mesele anlaşıldı. Yazının sonunda, makalenin dergiye geliş tarihinin Nisan 2025 olduğu belirtiliyordu. Kısaca, bilimsel bir derginin İtalyan usulü bir şakasıydı bu. Ama tutarlıydı ve bugün değilse bile yakın (?) bir gelecekte gerçekleşeceği açıktı.

Yazıyı okuduktan birkaç gün sonra, nörolog meslektaşların katıldığı bir bilimsel toplantıda, işin şaka tarafını gizleyerek bu makaleyi özetledim ve ne düşündüklerini sordum. Bunun gerçek olamayacağını ileri süren hiç kimse çıkmadı. Bazı meraklılar, mikrokompüterin bağlantı yerleri ile ilgili teknik sorular sordu. İşin insan özgürlüğüne müdahale boyutu ise kimsenin dikkatini çekmedi. Kuşkusuz bu sınırlı gözlem, hekimlerin tıbbın geleceğine nasıl baktıkları konusunda bir sonuç çıkarmak için yeterli değildi.Belki makalenin özetini dinlemek yerine, kendileri okumuş olsalardı daha eleştirel bir gözle bakabilirlerdi, ama yine de hekimlerin “bilimsellik” ölçütleri içinde, sunulan bilgileri kritik etme alışkanlıklarının olmadığı yolundaki görüşleri bir ölçüde doğruluyordu.

Bilimsel gelişmelerin, önünde sonunda insanlığın yararına sonuçlar doğurduğuna inananlar için bu tablonun ürkütücü bir yanı yok. Buna inanmayanlar ise, “ciddi bir toplumsal denetim mekanizması kurulmadığı takdirde önümüzdeki on yıllar içinde tıp alanında dünyanın akıl almaz canavarlıklara tanık olabileceği” endişesini dile getiriyorlar. Gerçekten de geçmişte, böyle endişeleri haklı çıkaran örneklerin yaşandığını bugün biliyoruz. Nazi Almanyasındaki tıp araştırmaları sırasında, bilim adına işlenen cinayetler belleklerden daha silinmedi. Norveç gibi, geçmişte bu tür sabıkaları hiç olmayan bir ülkede uzun yıllar boyunca, doğumsal hastalıkları bulunduğu varsayılan yüzlerce gencin, bilgileri dışında kısırlaştırıldığını daha yeni öğreniyoruz.

Tıp ve sağlık alanında bugünkü durumu eleştirel bir gözle değerlendiren ve kapsamlı bir gelecek perspektifi sunan Prof. Donald Gould, “Tıp Mafyası” adlı kitabında (The Medical Mafia. Sphere Books Lt. 1987), tıp pratiğinin kirli çamaşırlarını geçmişten ve günümüzden zengin örnekler vererek belgeliyor. Bu örnekler içinde çokuluslu ilaç firmalarının marifetleri önemli bir yer tutuyor. Kitabın sonunda ise gelecekle ilgili öngörüler yer alıyor: Dr. Gould, Huxley’in “bebek fabrikaları”nın er geç gerçekleşeceğini, AIDS, kanser, damar hastalıkları gibi, günümüzün başta gelen ölüm nedenlerinin ileride büyük ölçüde ortadan kalkacağını, çeşitli türde davranış yönlendirici ilaç ve teknolojinin devreye gireceğini müjdelerken, bütün bu olanakların nasıl kullanılacağı konusundaki endişelerini de dile getiriyor. Örneğin, 100 yılı aşan bir yaşam süresinin bütün bir insan soyu için geçerli olamayacağını ileri sürüyor ve bu olanaktan ancak belli bir seçkinler grubunun yararlanabileceğini, sıradan yurttaşların ise egemen düzenin uygun gördüğü bir yaştan sonra öteki dünyaya gönderilmesinin kaçınılmaz olacağını öngörüyor. Kuşkusuz bu “gönderme işi”, tıp teknolojisinin sağladığı en iyi koşullarda ve mutlu bir ölüm vadeden “ötenazi randevuları” ile gerçekleşecek. Doğrusu, büyük çoğunluk için bu kadar “insaniyet” hiç de fena bir kazanım değil…

Nasıl Bir Gelecek

Tıbbın bugünkü kaotik durumuna yol açan nedenlerden daha önce söz etmiştim. Öyle görünüyor ki bu nedenler yakın bir gelecekte ortadan kalkmayacak. Yani sağlığın metalaşması süreci daha uzun süre (?) bu yolda devam edecek. Dolayısıyla, eşitsiz gelişme, sağlık alanının ana karakteri olarak geleceğe de damgasını basacak. Ama böyle de olsa, gelişmiş toplumlardaki üst gelir grupları için sağlık sorunlarının gelecekte daha kolay çözüleceğini söyleyebiliriz. Laboratuar tanı yöntemlerinin yakın bir gelecekte çok kolay ulaşılabilen, basitleştirilmiş işlemler haline geleceğinden, tıp alanındaki teorik bilgi birikiminden bilgisayar ağları aracılığı ile çok daha kolay yararlanılabileceğinden kuşku yok. Herhalde önümüzdeki 20-25 yıl içinde poliklinik kuyrukları ve hastane karmaşası büyük ölçüde ortadan kalkacak. Gelişmiş toplumlarda, sıradan enfeksiyonlar, damar ve kalp sistemi bozuklukları, bunama v.b. hastalıklar büyük ölçüde sorun olmaktan çıkacak. Organ nakli, genetik müdahale yoluyla organ üretimi ve kök hücresi üretimi teknikleri, sinir sisteminin onarımını ve yenilenmesini bile olanaklı hale getirecek.

Davranış yönlendirici ilaçlar ve teknikler ruh halimizi yaz boz tahtası haline çevirecek. İstediğimiz zaman “mutlu”, istediğimiz zaman “dingin”, istediğimiz zaman “haz düşkünü” olabileceğiz. Gayri memnun kitleleri uyutmak için televizyon dizilerinden çok daha etkin yöntemler geliştirilecek. Cinsellik, aşk ve üreme, niteliksel değişime uğrayacak. Ama kuşkusuz en çarpıcı gelişmeler genetik alanında olacak:

Tıbbın geleceği konusunda ileri sürülen öngörüler arasında en parlak imaj genetik alanında yaratıldı. Geçtiğimiz Temmuz ayında, insan genomu projesinin sorumluları Francis Collins ve Craig Venter’in, projenin ana iskeletinin tamamlanmış olduğunu ilan etmelerinden kısa bir süre sonra, ABD Başkanı Clinton ile İngiltere Başbakanı Blair, “dünyanın ve insan soyunun geleceği bizden sorulur” dercesine, insanlığa bu büyük müjdeyi birlikte verdiler. Uluslararası medya o zamandan beri bu konuyu o kadar çok işledi ki, ortalama kamuoyu bugünden yarına genetik hastalıkların tümüyle ortadan kalkacağına inanır hale geldi. Oysa tamamlanmış (ya da tamamlanmakta) olan, insanın yaklaşık 38.000 gen üzerine yazılmış biyolojik künyesi idi. Şimdilik ve yakın bir gelecekte ancak sınırlı sayıda genetik defekt düzeltilebilecekti. Ama artık biyolojik kaderini değiştirme potansiyeli insanın eline geçmişti. Bu, insanın sadece biyolojik varlığını değil, siyasal, felsefî ve kültürel varlığını da derinden etkileyecek bir ufkun açıldığı anlamına geliyordu. Açıkçası, müminler dışında, bu noktadan öteye hiç kimsenin doğru bir projeksiyon yapabileceğini sanmıyorum. Şimdi adını anımsamadığım bir bilimcinin dediği gibi, “bugün düşünebildiğimiz her şey bir gün gerçekleşecektir”. Bunun öngörülebilir bir sınırı da yoktur.

Daha yakınlarda, popüler bir tıp dergisinde okuduğum bir yazıda, gelecekte çocuk sahibi olmak isteyen çiftler (ya da tekler) için seçilebilecek alternatifler sıralanıyor ve okurlar bunlardan biri üzerinde düşünmeye davet ediliyordu: Doğacak çocuğun herhalde Alzheimer, diabet, v.b. hastalıklara yol açan genlerle doğmasını istemezsiniz. Diyelim ki çiftlerden birinde bu hastalıklara ait gen var, ya da en azından bunun kuşkusu var. O zaman doğal olarak, çocuğunuzun sizin genetik kimliğinizi taşımamasını sineye çekeceksiniz. Peki bu çocuğun başka biyolojik karakterleri bakımından ille de size benzemesi neden gerekiyor? Örneğin sizin gibi kısa boylu, şişman, kel kafalı olacağına, idealinizdeki erkek ya da kadın tipine benzemesini neden istemeyesiniz? Ama kabul edelim ki her zevke göre ayrı bir genetik kimlik üretmek zor ve pahalı. Varsayalım ki bir çokuluslu genetik mühendislik firması da uzun araştırmalardan sonra en iyi erkek ve en iyi kadın genetik kimliğini yanyana getirmiş ve piyasaya sürmüş. (Kuşkusuz bu bir çokuluslu firma değil de bir sivil toplum kuruluşu, ya da devlet de olabilir.) Ondan seçerseniz biyolojik karakterleri mükemmel olacak, ama aynı markayı seçenlerle aynı fiziksel özelliklere sahip olacak. Kuşkusuz onu istediğiniz gibi yetiştirip, kişiliğini istediğiniz gibi şekillendirebilirsiniz (genetik karakterlerin elverdiği ölçüde). Tercihiniz ne olur? Ben bugün böyle bir “marka” genetik kimliği tercih edenlerin azınlıkta kalmayacaklarını düşünüyorum.

Okuduğum yazıda böyle bir tercihi haklı kılan çok önemli bir varsayım da dile getiriliyor: Bugün kardeşlik duygusu en belirgin olarak tek yumurta ikizlerinde görülüyor. Bu markayı taşıyan kadınlar ve erkekler gerçek biyolojik kardeşler olacağına göre, bu duyguyu en yoğun şekilde onlar paylaşacaktır. Böyle bir dünyayı tasarlamak bizler için hiç kolay değil.

Ne var ki bizi bu kadar heyecanlandıran bu gelişmeler, bilemediniz bir-iki kuşak sonra sıradan gerçekler haline gelecek. Örneğin bugün dünyanın bir yerlerinde milyonlarca çocuğun açlıktan ölmesi çoğumuza nasıl hiçbir şey ifade etmiyorsa, yarın parası olanların ortalama 120 yıl, olmayanların 80 yıl yaşamaları da hiçbir şey ifade etmeyecek. Daha da ürkütücü olanı şu ki, bugün açlıktan ölümlerin ortadan kalkması fiilen mümkün ve kolayken, yarın herkesin 120 yıl yaşaması fiilen mümkün ve kolay olmayacak gibi görünüyor. Yaşama ilişkin olanaklar sonsuza doğru açılırken, bu olanakların adaletli paylaşılması ancak yeni bir insanlık anlayışının egemen olması ile mümkün hale gelecek.

Prof. Dr. Gencay Gürsoy

Tıp Alanındaki Gelişmelerin İnsanlığa Etkileri yazısına ait etiketler : , , , , ,
Tıp Alanındaki Gelişmelerin İnsanlığa Etkileri yazısında telif haklarına ve yasalara aykırı bir bilgi veya link bulunuyorsa lütfen buradan iletişime geçiniz.

“Tıp Alanındaki Gelişmelerin İnsanlığa Etkileri” için 23 Yorum

  1. Sanane Lan dedi ki:

    olum bunu okuyaan maldır mk yazanda salak

  2. sofia mald dedi ki:

    Hayat bazen lay lay lom ‘dur

Tıp Alanındaki Gelişmelerin İnsanlığa Etkileri Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Gizlemek istediğiniz kodları buraya koyabilirsiniz. Örneğin sayyac kodu koyup ikonun görünmemesi için bu kodu koyabilirsiniz.