Etnik Müzik Nedir?Etnik Müzik Nedir?


Böyle zeybek adı olur mu demeyin. Çok değerli bir kardeşimiz yüksek lisans tezini daha da yükseltmek amacıyla kitap haline getirdi ve “Zeybek Kültürü ve Müziği” adıyla yayınladı. Biz de bu kitaptaki akılalmaz yanlışlıkları ele almak zorunda kaldık. Kitabın kapağında bulunan Amerikalı Simon’un hacı olmak amacıyla geldiği Efes-İzmir’de hacı olduktan sonra bir İzmir fotoğrafçısında çektirdiği zeybek kostümlü anı fotoğrafı beni çok şaşırtmıştı. Bu nasıl bir sorumsuzluktu? İşin aslı, bu kitap tez olarak Sosyal Bilimler Enstitüsü raflarında kalsaydı, “Türkiye’de müzik alanında yazılmış yüksek lisans ve doktora tezlerinin içler acısı hâli ortada” deyip es geçecektik. Ama, kitap oluşu müzik kamuoyunu yakından ilgilendiriyor.
Bu nedenle Okan Murat Öztürk adlı kardeşimizin yazdığı ve Pan Yayıncılık tarafından yayınlanan bu kitabı;

a) Dil ve Terminoloji
b) İçerik
başlıkları altında inceleyip, eleştireceğiz.

Dil ve Terminoloji:
Kitapta terminoloji olarak ilk dikkatimizi çeken sayın yazarın özgeçmişinde yer alan ve birçok kez karşımıza çıkacak olan “Anadolu Müziği” kavramıdır. Şimdi bu kavramı inceleyelim: Anadolu adı bugün Türkiye coğrafyası ile aynı anlamları ifade eder. Dolayısıyla Türkiye Müziği diye bir kavram ortaya çıkar ki, bu ne bir müzik türünü, dolayısıyla, ne de bir müziksel olguyu ifade eder. Bir diğer deyişle coğrafi alan müzik türünü belirlemez. Örneğin, Almanya müziği olmaz, Alman Müziği olur, Fransa müziği olmaz, Fransız müziği olur. Benzer şekilde Türkiye müziği olmaz, Türk Müziği olur, dolayısıyla, Anadolu müziği olmaz, Anadolu’da yaşayan halkların müziği olur. Sayın yazarın hangi halkın müziğinden sözettiğini açıkça belirtmesi gerekir. Burada unutmamak gerekir ki, bu tür adlandırmaların kesinlikle bir türü belirtmesi gerekir. Yani, Türk Müziği dediğimiz zaman bir müzik türünden, ulusal bir müzik türünden sözediyoruz demektir. Bir diğer deyişle, bu türü oluşturan değişmez ögeler vardır. Kuşkusuz ki bir diğer ayrıntı da kişinin tür ve biçim bilgisi hakkında bilgi sahibi olmasıdır. Eleştirimiz boyunca sıkça belirteceğimiz gibi sayın yazarın bu konudan pek de haberdar olduğu söylenemez. (Bu konuyla ilgili olarak bkz: Onur Akdoğu, Türk Müziği’nde Türler ve Biçimler)
Benzer şekilde yazar, “Kitapta ileri sürülen görüş ve gözlemler salt bir master projesi içinde şekillenmiş olmayıp, Anadolu yerel müzikleri ve geleneksel bağlama icracılığı üzerinde geçirilmiş 20 yılı aşkın bir birikimin yansımasıdır.” diyerek, bu kez “Anadolu Yerel Müzikleri” diye bir başka kavramdan söz ediyor.(s.9) Biraz önce de belirttiğimiz gibi bu anlatım da bir türü belirtmez. Dolayısıyla, sadece üretilen müziğin kaynağını belirtmekten başka hiçbir anlam taşımaz. Bunun yanında aynı cümle içinde geçen “master projesi” “mastır projesi” olarak yazılmalıdır. Çünkü Türkçede “master” demiyoruz. (Bu yazıyı bilgisayarda yazıyorum. Bilgisayar dahi master’ın altını kırmızı çizgiyle çiziyor. Mastır’ı doğru kabul ediyor.) Sayın yazar “Anadolu Yerel Müzikleri” kavramını doğrulamak için diyor ki, “Neredeyse onbin yıllık bir insanlık mirasına sahip olan bu ülkede geleneksel ve bölgesel unsurlar günümüzde de varlık ve etkinliklerini sürdürmektedir.”(s.11) Nereden belli? Bu coğrafyada yaşamış eski kavimlerin, örneğin Sümerler’in ezgisel beğenilerinin günümüze yansıması ve etkisi nedir? Böyle bir gerçek var mı? Ya da diğer kavimlerle ilgili günümüze yansıyan ezgisel beğeniler neymiş acaba? Yazarın bu cümlesi bir boş inançtan öte bir anlam taşımıyor. Yine yazara göre “Anadolu kavramı, mekânda yaygın, zamanda derin bir nitelik” taşıyormuş. Bu doğru, ama müziksel bir doğru değil kuşkusuz.
Yazar, 13.sayfada “Anadolu yerel müzikleri” kavramının yanına bu kez de “Osmanlı geleneksel musıkisi” kavramını ekliyor.
Yazarın içine düştüğü müzik-mûsıkî ikilemi bir yana, üzerinde asıl duracağımız konu “Osmanlı Musıkisi” kavramının da aynı “Anadolu Müziği” kavramı gibi yanlış oluşudur (aybak:s.203). Sülâlenin müziği olur mu? Söz gelimi Habsburg Hanedânı Müziği diyebilir miyiz? Bu nasıl mantık. Türk kelimesini kullanmak sayın yazara ağır mı geliyor? Bu kelimeyi kullanmak faşizan bir anlayışı mı çağrıştırıyor yoksa? Yazarın bugüne değin “…zeybeklik konusunun milliyetçi bir söylem içinde ele alındığı” yargısı (s.14) bu düşüncemizi destekliyor. Bu milliyetçilik kavramını da ileride tartışacağım kuşkusuz.
Sayın yazarın dil konusundaki ikilemleri çok çarpıcı. Örneğin “fiilen” dedikten sonra parantez içinde “(de facto)” yazma gereksinimi nereden kaynaklanıyor? (s.15) Bu ikilemler neyin göstergesi ola ki? s.17’de yer alan “multidisipliner” lâf mı Tanrı aşkına? Bu kelimenin Türkçe karşılığı yok mu? Kaldı ki kelime “multi…” diye mi okunup, söyleniyor? Benzer şekilde “bölgesel (teritorial)” (s.19), “insitu (yerinde)” (s.21) kelimeleri için daha ne söyleyebilirim ki?
s.23’te yer alan ve sıkça karşılaştığım “çekim merkezi, uydu sesler ve katmanlı yapı” olarak karşımıza çıkan yeni terminoloji de dikkatimizi çekmektedir. Yazarın benim tanımadığım yabancı bir yazardan (David B.Reck) aldığını belirttiği bu kavramlardan çekim merkezi durucu sesi, uydu sesler ise yürüyücü sesi ifade etmiyor mu? Yoksa biz yanlış mı biliyoruz? Kitapta ulusal bir müzik türünü açıklayabilmek için birçok yabancı yazara başvurulması bana çok garip geldi. Bu “yabancı literatür de tezde bulunsun” düşüncesinden kaynaklanıyorsa, bu davranışın adına ne denilir?
“Zeybekliğin de facto sona ermesi” ne demek? Hani “fiilen”di?
Yine yazar tarafından “yayılma (difüzyon)” (s.75) denildikten sekiz satır sonra yazdığı “difüzyon yaklaşımı….” (s.75, 76)) anlatımı neyin nesi ki? Yazar akıl mı öğretiyor, yoksa Türkçe kelimeleri Fransızca, İngilizce karşılıklarıyla vermenin fazilet olduğunu mu sanıyor? Bu kitap bir sözlük mü?
“Multimedya” mı diyoruz? (s.112) Yazar Türkçe’nin konuşulduğu gibi yazıldığını bilmiyor mu?
“Düzenler (akort türleri)” midir? (s.118, 198) Yazar düzen ve akord terimlerinin farklılığını nasıl bilmez? Bu konuda daha kaç kez yazmamız lâzım?
“microtone” mudur? (s.151) Bu kelime böyle mi okunur? ya “koma (comma)” diyerek (s.152) yazarın bizi bilgilendirmesine ne demeli?
Yazara göre Rauf Yekta ve Arel’in “Geleneksel Osmanlı musıkisinin Türk musikisi olarak adlandırılışını benimsemeleri” güya milliyetçi bir yaklaşım olup, T.C’nin bu dönemine özgü düşünce imiş. (s.153) Bu da “çarpıcı bir örnek durumunday”mış. Aslında bu olgu “gecikmiş bir milliyetçilik” miş. (s.153) Anlaşılan odur ki, sayın yazar bu milliyetçilik konusuna fena takmış. Bu nedenle de sıkça sapla-samanı birbirine karıştırmış. Bu doğal bir sonuç kuşkusuz.
Yazarın en büyük yanlışlarından biri de “çeyrek ses” terimi. (s.155, 156, 157, 165) Kaç kez yazdık. Bir sesin çeyreği olur mu? Olursa Do’nun çeyreği nedir? Doğrusu çeyrek aralık değil mi? Kaldı ki bizde çeyrek aralık var mı? Bir sekizlinin 24 eşit parçaya bölünmesi sonucu ortaya çıkan bu aralık türünü Araplar kullanmıyor mu? Bu konuyu daha kaç kez yazmamız gerekiyor? Sayın yazarın biraz da Türk yazarları okumasını önermekten başka elimden bir şey gelmiyor ne yazık ki?
Ya “aralık atlamaları” anlatımına ne demeli? (s.157) Atlamayan aralık var mı sayın yazar?
“…ezgisel dörtlüler (tetrachordlar)” anlatımı (s.158) da daha önceki eleştirilerimizin kapsamına giriyor. Ayrıca tetrakord yazmıyor muyuz? Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu? Aynı şekilde “melismatik (süslemeli), syllabic (heceli) (s.162), kültürlenme (socialization) (s.170) “izorhythmic (eşritimli) (s.170), ikişerli (binary), üçerli (ternary) (s.173), ilerleyici (progressive) (s.192), dem (drone, pedale) (s.194) karar sesi (final ton, finalis, tonic) (s.194, 196, 198), drone not (vızıldayan ses) (s.198), birli (ünison) (s.198), sekizli (oktav) (s.198)” anlatımları yazarın dil ikilemlerini vurguluyor.. Artık sayın yazarın bir Tanzimat Aydını’nın 2006 versiyonu olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Bir kelimenin Türkçesi varsa yanına yabancı dildeki karşılığının yazılması gerekli mi? Bu özenti nereden kaynaklanıyor? Peki ya “scale olarak dizi” anlatımına ne demeli? (s.208) Bu bâb-ı âli kapısı gibi olmamış mı? Bir sonraki sayfada yer alan “dizi (scale)” anlatımı (s.209) bu dediğimizi kanıtlamıyor mu? Benzer şekilde “synthetic scale (sentetik diziler)”(s.209), “ambitus (vüs’at-genişlik) (s.213) anlatımları yazarın son bombaları. Hepsi tamam da, sayın yazarın “Türkiye’de müzik alanının öncelikli sorunlarının başında terminoloji sorunu gelmektedir.” cümlesi bu konudaki içtenliğinden kuşku duymamızı gerektirmiyor mu? Yazar, bu sorunun halkalarından biri olduğunun nasıl farkına varmaz?
Keşke yazarın neden olduğu sorunlar bu kadarla kalsaydı. Kitabın içeriğine yönelik eleştirilerimiz okunduğunda, bu ana kadar yazdıklarımızın devede kulak olduğu anlaşılacaktır.
Şimdi de kitabın içeriğinin eleştirisine geçiyoruz:

İçerik:
Sayın yazara göre zeybekler 18.yy’da ortaya çıkmışlarmış. (s.11) Nereden belli? Yazar bu bilgiyi nereden almış? Belli değil? Zeybek kelimesi ilk kez 1794 yılına ait bir destanda geçmekte olup, bu destan Faruk Sümer tarafından “Karaosmanoğulları Hakkında bir Destan” başlığıyla yayınlanmıştır. (Bkz: Zeybekler, Tarihi-Ezgileri-Dansları/ Onur Akdoğu) Sayın yazarın bundan haberi yok. Ama bu ölçü değil kuşkusuz. Kaldı ki, zeybekler tarih içinde birdenbire zuhur etmemişlerdir. Tarihleri çok daha eskilere dayanır. Bunun için yazarın 2004 yılında yayınlanmış yukarıda adını verdiğim kitabımdan haberdar olması gerekir. Ama, ne yazık ki sayın yazarın kitabı 2006’da yayınlanmasına karşın kendisinden iki yıl önce yayınlanmış bu kitaptan haberi yok. “20 yıllık birikim” lâfı bu nedenle bana komik geliyor. Ama yine de büyük bir pişkinlikle “…tarihsel kaynaklarda yer verilen bilgiler ışığında, zeybeklik olgusunun zamansal derinliğinin araştırılmasına özel bir önem verilmiştir.” demesi tuz-biber ekmiyor mu? (s.12) Önsözde verilen bu yanlış bilgilerden sonra, yazar, “Kapsam” başlığı altında etnomüzikoloji hakkında biraz bilgi verdikten sonra, “zeybek ezgilerinin analizinden ortaya çıkarılan makamsal özelliklere dayanılarak, makam kavramının tarihsel bir çözümlemeyle uğradığı içerik değişimi tartışılmakta, bu tamel dahilinde de kavramın yeniden inşasına çalışılmaktadır.” diyor. (s.13) Kendini etnomüzikolog ilân eden ve kerâmeti kendinden menkûl birçok kişinin makam bilmesine gerek olmadığına ilişkin inançları dikkate alındığında, sayın yazarın makama verdiği önem gözlerimi yaşarttı doğrusu. Ama, bir ezginin makamını o ezginin analizinden sonra ortaya çıkardığını iddia eden sayın yazarın bu konudan ne denli habersiz olduğu da apaçık ortada. Hiç analizden sonra makam saptanır mı? Makam bir işitsel etkidir. Ezginin seslendirilmesi bittiğinde insan üzerinde oluşan etkinin adıdır. Makamı saptamanın analizle ne ilgisi var? Kaldı ki yazarın ileride sıkça değineceğimiz gibi analizden ne anladığı da çok tartışmalı. Bunun yanında sayın yazar makam kavramının uğradığı değişiklikleri tartışarak bu kavramın “yeniden inşasına” çalışacakmış. Bu iddialı hedefin zeybek ezgileriyle ilgisi ne ola ki? Kaldı ki yazarın vermiş olduğu üç-beş ezgiyle makam değişimi nasıl saptanır? Bu iş bu kadar ucuz mu? Sayın yazarın konudan ne denli habersiz olduğunun bir diğer kanıtı da bu iddia değil mi? Yine sayın yazar “…sosyal bakımdan ortadan kalkmış bu insanlara özgü olan müzik kültürünün yaşayan kısmının gözlemlenmesi” için “…kişisel olanaklarla Aydın-Germencikte bir saha çalışması gerçekleştirilmiş” ve bu çalışma da “sonuçları bakımından çalışmanın konusunun gelişimine önemli katkılar sağlamıştır.” diyor (s.15). Daha sora da bu ilçenin “önemli bir model olduğuna” inandığını belirtiyor (s.21) Şimdi sayın yazara sormak istiyorum: Germencik bir zeybek bölgesi mi? Germencik’e ait bir tek zeybek ezgisi var mı? Burada bulunan üç-beş çalgıcının verdiği bilginin böylesine önemli bir konuda kaynak olarak ele alınması bilimsel bir yaklaşım mı? Kaldı ki koca Batı Anadolu’nun zeybeklerle ilgili göstergesi küçücük bir ilçe olabilir mi?
Sayın yazar ilk derlemeler hakkında bilgi verirken sözkonusu faaliyetlerin 1925 yılından başladığını söylüyor. (s.16) Peki Ali Ufki “Mecmuâ-i Sâz ü Söz”de ne yapmış? Hadi bunu bir yana bırakalım. Zeybek konusunda kitap yazan ve iddialı lâflar eden sayın yazar ilk zeybek ezgisi derleyenin Muallim İsmâil Hakkı Bey olduğunu ve zeybek ezgilerine ilişkin bir nota kitabı yayınladığını nasıl bilmez? (bkz: Onur Akdoğu, age) Ama, maaşallah sayın yazarın kaynaklarında yerli-yersiz bir sürü yabancı yazar var? Kel alâka bir anlayış değil mi bu?
“Kuram ve Yöntem” başlığı altında verdiği bilgilerde sayın yazar bu işin “multidisipliner bir alt yapı, bilgi-görgü-deneyim” gerektirdiğini belirttikten sonra (s.17), bugüne değin yapılan çalışmaların “sempatik folklorculuktan öteye bir anlam taşımayan bir üslûb” içerdiğini söyleyerek çok doğru bir saptama yapmasına karşın (s.17), kendisinin yaptığı bu çalışmada, bu âna kadar “sempatik” dahi olamadığını gözlemlemek kuşkusuz ki çok üzücü.Sayın yazar sözlerine devamla zeybeklerin “çete” ve dolayısıyla sahip oldukları “grup kültürü” nedeniyle yine yabancı yazarlara dayalı sosyolojik açılımlarını yaptıktan sonra (s.19), kültür konusuna değinmekte, bunun uzantısında kültür antropolojisi ve etnomüzikoloji konusunda yoğun çalışmalar yapıldığını belirtmekte ve sözü ülkemize getirerek bu alanda çalışma olmadığını, “folklor denildiğinde genelde halk edebiyatı, halk oyunları, halk şarkıları ve halk giysilerinin” anlaşıldığını belirterek doğru bir saptama yapmaktadır. Ama bu çalışmaların başında “milli” anlayışın olmasını da açıkça belirtmese de yadırgadığı anlaşılmaktadır (s.20) .
Yazarımız, zeybek ezgilerinin analizinde “etnomüzikolojik yöntemlerden yararlandığını” yine iki yabancı yazara dayanarak bu çalışmayı yaptığını, bu çalışmalar sonunda “zeybek müziğinin ayırt edici yanlarını belirlemeye” çalıştığını, ama yerel müzikler alanında çalışmalar yapmış Oransay, İlerici ve Tura’nın “sistemli bir analiz yöntemi” geliştiremediklerini söyleyerek kendini dolaylı övme yoluna sapmaktadır (s.21). Bu yakışıyor mu? Kaldı ki biraz sonra ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, sayın yazarın bu alanda yazdıklarının büyük bölümü ya yanlış, ya da eksik. Hadi ben kendimi saymayım. Çünkü sayın yazar beni hep yok saymış. Ama; Oransay, İlerici ve Tura gibi insanların ortaya koyduğu çalışmaları eksik sayabilmek için önce bu çalışmaları ele alıp, incelemek ve eksiklerini kanıtlamak gerekmez mi? Böyle çamur atılır mı sayın yazar?
Yazar, makamları edvarları dikkate alarak da inceleyeceğini söyleyerek daha baştan büyük bir gaf yapıyor (s.22). Ama bu arada Ezgi, Arel ve Özkan’ı da “yapısalcı bir bakışla yeniden ele” alacağını belirterek gafına devam ediyor. Bu gafların neler olduğunu daha sonra belirteceğiz.
Böylece asıl içeriğe, “Batı Anadolu Sosyal Tarihi ve Zeybekler” başlıklı 1.Bölüm’e geldik:
Zeybekliğin 18.yy sonlarından başlamak üzere ortaya çıktığı ? hakkındaki yanlış görüşünü yineleyen yazarımız (s.27, 28), zeybeklikle ilgili “sosyal tarih” “1.Osmanlı Dönemi (XVI.yy sonlarından XX.yy’ın ilk çeyreğine kadar) 2. Milli mücâdele Yılları Dönemi (1919-1922) 3. Cumhuriyet Dönemi (1923-Günümüze)” başlıkları altında inceleyeceğini belirterek konuya giriyor. Bu arada verdiği resimlerin içinde başta da belirttiğimiz Amerikalı Simon’un resmi “Tipik oryantalist üslûpla hazırlanmış İzmir kartpostalında tam donanımlı zeybek” olarak verilmiş. Bunun yanlış olduğunu belirtmiştik. (Bkz: Akdoğu, age)
1. sırada verdiği dönem anlatımı içinde bilinen olayları alıntılarla ve jet hızıyla özetleyen sayın yazar, eşkıyalık hakkında da bilgi verdikten sonra (s.32-54) 2. bölüm’e geçmekte, bu kez 1919-1922 arasını ele almakta ve zeybek liderleri olan efelerin bu dönemde kimlik değişimine uğradığını “yılların eşkıya liderleri cumhuriyetle birlikte ulusal kahraman oluvermişlerdir. Hatta bizzat cumhuriyetin kurucusu konumundaki Mustafa kemal Paşa dönemin kimi yayınlarında Sarı Zeybek olarak nitelendirilmektedir.” (s.55) dedikten sonra Aydede Dergisi’nde yayınlanmış Mustafa Kemal’i zeybek olarak betimleyen resmi ve resmin yanında yayınlanan yazıyı vererek bu yayının “1922 yılında” yapıldığını belirtmektedir. Hemen belirtelim ki bu resim 1922 değil 1928 yılında yayınlanmıştır (Bkz: Akdoğu, age). Ama burada asıl belirtmek istediğimiz ise, “yılların eşkıya liderlerinin cumhuriyetle birlikte ulusal kahraman oluverdikleri” hakkındaki alaycı anlatımdır. Yani öyle anlaşılıyor ki, cumhuriyet kurulur kurulmaz efeler ve zeybekleri bir büyü ile ulusal kahraman olmuşlar. Bu lâf mı? Yani, bu insanlar işgal güçlerine karşı çarpışmadılar mı? Batı Anadolu’da ilk direnişleri bu insanlar göstermediler mi? Bu direnişler sırasında yıl kaçtı sayın yazar? Bu ne biçim ifâde? Kimlik değişimi de nereden çıktı? Kaldı ki zeybeklerin ne denli vatansever olduklarını anlamak için tarihlerini iyi bilmek gerekir. Osmanlı onları ön saflarda kaç savaşa gönderdi biliyor musunuz? Osmanlı tarafından devlet savaşa gireceği zaman kahraman, barış dönemi ise eşkıya ilân edilen bu zeybekler değil mi? (Bkz: Akdoğu, age)
Dikkat edilirse burada zeybeklerin tarihine ilişkin yazarın belirttiklerini eleştirmeyi gerekli görmüyorum. Çünkü yeni bir kitap yazmam gerekecek. Ama bu denli bariz bir yanlışı da görmezden gelmem olası değil kuşkusuz. Bir diğer bariz yanlış da, “Çerkez Ethem’in efelik dünyasına adımı” dağa adam kaldırıp, fidye istemesiyle olmuş (s.62). Yani ne desem? Yazar, kitabının başlarından itibaren sosyoloji dahil birçok loji hakkında ahkâm kesiyor, ama, dağa adam kaldırıp fidye isteyen herkesi de efe yapıveriyor. Böyle bir yaklaşım olur mu? Çerkez Ethem’e “efe” demek için efe ve zeybek hakkında hiçbirşey bilmemek gerekir. Bir de sayın yazar konuyla ilgili verdiği dipnotta “ulusal kaynaklar Çerkez Ethem’i diğer efelerle bir arada değerlendirme konusunda genellikle çekingen davranmaktadırlar. Kuşkusuz bu tavırda, milli mücadele yıllarının efelere yüklediği milli kahraman anlamı büyük çapta belirleyici durumdadır. Kaynaklarda tavır Ethem’i vatan haini olarak gördüğü için birer milli kahraman olan efeler arasında Çerkez Ethem’in adına milli bir tavır olarak hiç yer verilmemektedir.” diyerek (s.62) tuz-biber ekiyor. Hemen şunu ekleyelim ki, Çerkez Ethem ulusal bir kahraman olsaydı dahi, efe, dolayısıyla zeybek olarak nitelendirilemezdi. Çünkü değildir. O’na efe demek için, zeybek kültüründen habersiz olmak gerekir. Bu düşünceyi ilk kez sayın yazarda okuduğumu da bu arada itiraf edeyim. Bu kadar da sap’la-saman birbirine karıştırılmaz ki. Şükür ki sayın yazar bu konuyla ilgili yazdıkları burada bitiriyor ve işin müzik yönüne geçiyor, dolayısıyla biz de ızdıraptan kurtuluyoruz.
Sayın yazarın milli ve Türk kelimelerine taktığını daha önce belirtmiştim. Müzikle ilgili anlatımına da milli kelimesini açıkça belirtmese de eleştirel olarak ele alıyor. Örneğin “Cumhuriyetin Resmi İdeolojisi: Milli Devlet-Milli Musiki” başlığından sezilen bu. Yani ne olması gerekiyordu? Sayın yazarın daha önce belirttiği gibi Osmanlı Musikisi mi? Bu anlayışı doğrultusunda derlemelerden sözeden yazarımız ne ilgisi varsa Hindemith ve Bela Bartok’a da değindikten sonra konuyla ilgisi olmayan daha birçok bilgiyi aktarmaya ve baştan beri yaptığı gibi çok bilgili görünmeye çabaladığını hissettiriyor bana (s.66-72) 73. sayfadan başlamak üzere tekrar derleme konusuna geçen sayın yazar yine gereksiz birçok bilgi aktarma çabası içine girmekte (s.73-82), bu arada cumhuriyet’in ilanından önce Tanbûri Cemil’in, ki kendisi “geleneksel müziğin önemli figürlerinden”miş, ne demekse? (s.73) “Rast, Zavil gibi geleneksel makamlarda zeybek müzikleri bestelemiştir.” diyerek yeni inciler sunuyor. Öncelikle bestelenen bir eserin başına zeybek yazmakla, o eser zeybek olmaz. Ama, sayın yazarın bir ezginin zeybek olup olmadığını anlayacak durumda olduğunu zannetmiyorum. Yanılmayı çok isterdim. Bence Tanbûri Cemil’i yeniden seslendirsin. Hangi eseri zeybek, hangisi değil yeniden saptasın. Ayrıca “geleneksel makam” ne demek? Çağdaş makam var mı? Sayın yazarın makamlarla ilgili anlayışının ne denli tutarsız ve temelsiz olduğunu ileride daha ayrıntılı olarak göreceğiz.
“Kimlik, Kişilik ve İmge Olarak Zeybekler” başlıklı üçüncü bölümde de bilinen olguları aynen alıntılarla aktarmaya çalışan sayın yazar (s.83-99) zeybek kelimesinin kökeni ile ilgili görüşlere yer vererek bu görüşleri yanlış bulduğunu ima ediyor, benim öne sürmüş olduğum saybek kelimesini “yakıştırma” bir açıklama olarak niteliyor. Ama hiçbir kanıt yok. Bırakın kanıtı, benim yazdığım konuyla ilgili hiçbir yazıyı dahi görmemiş ya da görmezlikten gelmiş. Bunları da bırakın, kendi kitabının yayınlandığı 2006 yılından iki yıl önce 3 cilt halinde yayınlanmış zeybekler adlı kitabımdan dahi haberi olmayan sayın yazar nasıl bilim adamlığına soyunuyor? Yazık onca öğrenimine sayın yazarın. Yakıştı mı? (Bu konuyla ilgili aynı tutumu yine zeybek konusunda çalışma yapmış olan Haydar Avcı da göstermiş, ben de ona yanıt yazmıştım. Şimdi aynı yazıyı yine bu sitede yayınlıyorum. Bkz: Zeybek Kelimesinin Kökeni Hakkında Köksüz Bir Eleştiri; aybak: Akdoğu, age) “Halk Danslarında Zeybek simgeleri” başlığıyla verilen bilgiler de malûmu ilândan öteye geçmiyor (100-105). Ama, 101. sayfada “Mustafa Çakı Efe” diye bir resim verilmiş. Böyle bir efe var mı* Yoksa doğru ad Hasan Çakı Efe mi olacak? Kaldı ki bu adın üstündeki resim de Hasan Çakı Efe’ye ait değil. Yanlış bilgi. Bundan da önemlisi, 104. sayfada “zeybek danslarına eşlik eden müziklerin mutlaka aksak usulünde olmasıdır.” cümlesi. Burada sözü edilen aksak usûl’den kasıt ne ola ki? Bir sonraki cümlesinde de “danslara eşlik eden müziklerin daima aksak veya oynak” olduğunun belirtilmesi konuyu açıklıyor. Bu açıklama da yazarın usûller hakkındaki bilgisinin kıtlığını ortaya koyuyor. Burada sayın yazara sorayım: Aksak usûlle yapılmış tüm ezgiler zeybek dansına eşlik amaçlı seslendirilebilir mi? Ne kadar büyük bir gaf. (Bu konuyla ilgili bkz: Akdoğu, age)
“Kıyafet ve Taşıdığı Mesaj Bakımından Zeybekler” başlığı altında da bilinen bilgiler aktarılmış (s.105-110). Bu bilgiler içinde en komik olanı ise bizim Zeybek Simon adını verdiğimiz resimle ilgili. Bu resimde yer alan cura nedeniyle resimde yer alan kişiyi gerçek zeybek zannedip “ful aksesuarlı” olarak niteleyen sayın yazarın (s.110) bu konudan bu kadar uzak olması affedilir gibi değil. Sayın yazara soralım: Kitapta vermiş olduğu resimlerin hangisi curalı ya da bağlamalı? Hiç mi dikkatini çekmiyor? Belinde cura asılı bir zeybek, bu curayı dağlarda ceylan gibi hareket etmek için mi takıyor? Pes doğrusu.
4.Bölümde “Zeybek Müzik Kültürünün Günümüzdeki İzdüşümü Bağlamında Aydın ve Germencik: Bir Durum Saptaması” başlığı altında yine benim tanımadığım Jeff T. Titon adlı bir yazara dayanılarak müzik kültürlerinin sahip olduğu “unsurlar”ın ne olduğu sıralanmış. Oysa bunlar ülkemizde çok yazıldı-çizildi. Ama sayın yazarın yabancı yazar zaafı olduğunu önceden de belirtmiştik. İşte, bu yazarın hazırladığı kitap kaynak gösterilerek Amerika yeniden keşfedildikten sonra Aydınlı yerel müzikçi Emin Tenekeci’ye ve görüşlerine yer verilmiş. Böylece bu kişinin yerli-yersiz görüşleri konuyla hiçbir ilgisi olmadığı halde çok önemli bilgilermiş gibi aktarılmış. Güya Tenekeci’ye göre “zeybek müziği davul ve zurna ile gerçekleştirilen bir ekip”işiymiş. Allah’ım, ne kadar bilgilendim. Sayın yazar da sanki Ay’dan gelmiş de, bu bilgilerden habersiz. Dolayısıyla bunları ve buna benzer bir sürü gereksiz bilgiyi kitaba döktürmüş (s.110-117). Tabii, bir yerde de hak vermek gerekir. Ne de olsa etnomüzikolog’luk kolay bir uğraş değil tabii. Ardından bağlama düzenleri ve tezene teknikleri hakkında tekrar malûmu ilan eden yazar (s.118-119), daha sonra Germencikli zurnacı Basri Eğriboyun’un söylemlerine gereksiz yere yer veriyor (s.122). Bu yetmezmiş gibi diğer Germencikli zurna icracıları Doğan Zentur ve Besim Acar görüşlerini aktararak etnomüzikolojiye büyük katkı sağlayan yazarımız!, bu kez “Germencik’te Müzik ve Müzisyenlik” konusuna el atarak (s.126-131) etnomüzikolojiye yaptığı katkıyı doruğa çıkarıyor!
“Zeybek Müziği’nin Özellikleri” başlıklı 5.bölüm baştan sona yanlış bir bakış açısını yansıtıyor? (s.133) Nedenine gelince:
Zeybek Müziği ne demek? Böyle bir müzik türü var mı? Yoksa “Zeybeklerin Müziği” mi demek gerekir? Şayet böyleyse bu müziğin sözgelimi Kayserililer’in müziği’nden farkı var mı? Şayet üslûp kastediliyorsa bu takdirde de başlığın “Zeybek ezgilerinde üslûp” şeklinde yazılması gerekir. Kuşkusuz ki bu da yanlış olur. Çünkü üslûp ya kişiseldir, ya da yöreseldir. Kişisellik bu işte sözkonusu olamayacağına göre, yöresellik kastediliyor demektir. Ama, koskoca Batı Anadolu tek bir yöre olarak düşünülemeyeceği için, bu da yanlış olur.
Oysa GTHM’de salt “Zeybek” adıyla andığımız özgün bir tür vardır. Ama, sayın yazarın bundan haberi yok.
Sayın yazara göre Anadoludaki kültürel çeşitlilikler “farklı türlerin tespit edilmesini” sağlamış(s.133). Bunu kanıtlamak için verdiği haritalarda, yazar; karşılama, halay, horon, yol havası gibi GTHM anlatımlarını müzik türü olarak ele alıyor. Bunlar da tür değil. Sıkça belirttiğimiz gibi yazarımızın tür konusunda yazdıkları hep yanlış. Bu nedenle kendisine “Türk Müziği’nde Türler ve Biçimler” adlı kitabımızı okumasını öneriyoruz. Türk lâfından rahatsız olmaz umarım.
“Zeybek Müziği’nin Yapısal Özellikleri” başlığı yazarın tür konusundaki bilgisizliğini adeta perçinliyor. Hiç Zeybek Müziği’ne özgü yapısal özellik olur mu? Var olduğu iddia edilen bu özelliklerin “kriterleri” şunlarmış: “a) Karar Sesi b)Makam c) Ezgi tipleri ve ses sahası kullanımı ç) Usul d) Form e) Polifoni f) Çalgı ve İcra” (s.137) Örneğin karar sesi kriterinde yazar “…zeybek ezgilerinde başlıca Dügâh, Rast ve Buselik perdeleri ana karar sesi olarak belirginleşmekte” imiş. Yani La, Sol ve Si imiş. Allahaşkına, bu bulgu mu? Türk Müziği’nde, dolayısıyla makamsal müzikte her ezginin bir karar sesi vardır. Zaten makamsallığın ögelerinden biri de karar (durak) sesidir. Bir zamanlar bir başka sayın yazar bozlakları kendince incelemiş ve bozlakların genel olarak La kararlı olduğunu belirtmiş ve bir de dizek üzerinde La sesini göstererek dizeğin altına “La” yazmıştı. Ne muhteşem etnomüzikologluk! Peki, La kararlı ya da bir başka perdede karar veren bir zeybek ezgisini aktarırsak ne olacak? Sözgelimi Sol kararlı bir ezgiyi Fa’ya aktarırsak ne olacak? N’oldu sayın yazarın muhteşem bulguları? Benzer şekilde “zeybek ezgilerinde kullanılan ses alanı” sanki salt zeybek ezgilerine özgüymüş gibi ifade edilmiş. Halbuki demin sözünü ettiğim bozlaklarda, ya da sazsemailerinde sanki farklı bir ses genliği kullanılıyormuş gibi. Daha sonra yapılan zeybek ezgilerine ilişkin incelemelerin tümü abesle iştigâlden başka bir şey değil. Çünkü, hiçbiri zeybek ezgilerine ilişkin bir özelliği yansıtmıyor. Demin de belirttiğim gibi, zaten böyle birşey olamaz da. Bir müzik eserinin analizini yapmak başka bir şey, bir türün özelliklerini saptamak başka bir şey. Sayın yazar bence ikisinde de çok başarısız. Örneğin, “…zeybek ezgilerinin önemli bir karakteristiği yanaşık seslere dayanmaları” imiş (s.150) Böyle bir yargı olabilir mi? Bu zeybek ezgilerine ilişkin bir özellik değildir. Bu özellik Geleneksel Türk Müziğinin ezgisel bir özelliğidir. Bu yetmezmiş gibi yazar, “Zeybek ezgilerinde tam ve yarım seslerin yanısıra batılı kaynaklarda microtone olarak adlandırılan yarım sesten küçük aralıklar da” kullanılmaktaymış (s.151). Yani ne desem? Tam ses, yarım ses ne demek? Re’nin tamamı ne, yarısı ne? “Microtone” “yarım sesten küçük” demek mi? Yazarın müziksel incileri devam ediyor. Diyor ki, “…mikrotonal aralıkların standart diyez ve bemol işaretleri üzerine 2 ya da 3 gibi rakamların yazılmasıyla yapılmaktadır. Bu rakamlar bir tam sesin1/9’una eşit olduğu kabul edilen ve koma olarak adlandırılan aralıkların sıra ya da adedini belirtmekte” imiş (s.152). Pes kelimesi yerine başka kelime kullanmam gerekir ama, terbiyem izin vermiyor. Yazarın bu konuyla ilgili de bir şey bilmediği apaçık. Bu rakamlar ne koma değerlerini ne de sıra belirtir. Yazara Türk Müziği’nde Perdeler adlı kitabımı okumasını öneriyorum.
153.sayfada yazarımız “Geleneksel Osmanlı musikisinin Türk Musikisi olarak adlandırılışı…”anlatımıyla artık canımı iyice sıkmaya başlıyor.Bu ülkede bunca öğrenim gördüğünü öne süren bir kişinin hiçbir kanıta gerek duymadan böylesine sallapati ve horlayan bir görüşle hareket etmesi affedilir gibi değil. Perdelerle ilgili tümüyle yanlış bilgiler vermeye başlayan sayın yazar (s.153-157) diyor ki, “Zeybek ezgilerinde büyük ağırlığı olan ikili türleri dışında; üçlü, dörtlü, beşli, altılı, yedili, sekizli, dokuzlu ve onlu gibi aralıklar da ezgi içinde görülmektedir.” (s.157) Bu zeybek ezgilerine ilişkin bir saptama değildir ki? Geleneksel müziğin tamamında bulunabilecek bir özellik. Daha önce de belirttiğim gibi, bir özellik de değil. Bu anlatımla birlikte aralık safsatalarını örneklerle bezeyerek konuyu bilmeyene “helal” dedirtecek açıklamalar yapan yazarımız (s.157-162), Perdeler ve Ses Sistemi başlığı altında “Zeybek müziğinde…oktavın onyedi aralığa bölündüğü görülmektedir.” diyerek gaflarına bir yenisini ekliyor (s.165). Bu bilgi de zeybek ezgilerine özgü değildir. Geleneksel Türk Müziği’nin tüm alt türlerinde 17’li perde dizgesi kullanılır. Ama, sayın yazarın okumama gibi bir hastalığı var. Yapacak bir şey yok. Ardından bu kez usûl konusuna geçerek engin bilgisini sergilemeye devam eden sayın yazara göre “Usulde kısa ve uzun not değerlerinin belirli bir kalıp oluşturacak tarzda bir araya getirilmesi” esasmış (s.167). Böyle bir tanım olur mu? Olursa, nimsofyan denilen 1/4+1/4, ya da semâî denilen 1/4+1/4+1/4 bireşimli usûller ne olacak? Böyle usul tanımı olur mu? Yoksa yazar notların boylarının kısa veya uzun oluşundan mı sözediyor? Ardından gereksiz ve usûl hakkında kim ne demiş bilgilerini aktaran yazarımız (s.167-171) “…davulda çalınan kalıpların düz ve velveleli uygulamaları bilinen anlamıyla ağıraksak usulüne uygun düşmemektedir.” (s.171) incisiyle de yazarımız usûl-düzüm arasındaki farktan, dolayısıyla ritim de denilen düzüm’den habersiz olduğunu göstermekte. Konuyla ilgili gaflar zinciri bununla da kalmamakta “tamamıyla düyek usulüyle” icra edilen “Gerizler başı (doğrusu: Ferizler başı), Eklemedir koca konak, Çökertme, Ormancı, Kütahya’nın pınarları” gibi türküleri de zeybek olarak nitelemesi bu konuyla ilgili bardağı taşıran son damla olmakta. Sayın yazar bu konuyu kesin olarak bilmiyor. Bu belirttiklerinin hiçbiri zeybek değil. Olamaz da. Bir de bu ezgilerin usullerinin “zeybek usulü” olmasını önerecek kadar gaflet ve delâlet içinde. Yazarımızın bu konuyla ilgili yazdıklarımızı okuması gerekir. Zeybeklerin oynadığı tüm ezgileri zeybek olarak nitelemek ne büyük yanlış. Kafayı çeken zeybek göbekhavası oynarsa ne diyecek acaba? Hâlâ “Aksak dokuzlu usullere Anadolu’nun büyük bir bölümünde zeybek” deniliyormuş (s.175) diyor. Nereden biliyor? Kim demiş? Nerede yazıyor? Desteksiz, kanıtsız bir anlatım. Acaba sayın yazar nereye varmak istiyor?. Aksak usullerin Türklere özgü olmadığına mı? Farklı Bölgelerde Zeybek Usulü Uygulamaları başlığı altında usul-düzüm farkını bilmediği için davulcunun vurduğu düzümü değişmez zannederek “Kütahya, Güneybatı Anadolu, İç Anadolu, Güney Anadolu, İstanbul?” da zeybek ezgilerine eşlik amaçlı çalınan davul ritimlerinin farklılığı! gibi müthiş buluşları öne süren sayın yazar yanımda olsa ağzına biber süreceğim. Davulcu kendi beğenisi ile oluşturduğu ya da ustasından öğrendiği tavırla çalar. Her defasında da aynı şeyi çalmaz. Çalarsa zaten o davulcu özürlüdür. İnciler devam ediyor. Diyor ki sayın yazar “…Hasan Çakı Efe gibi isimler genelde yürük zeybek karakterinde eserler bestelemişlerdir.” Daha önce Mustafa Çakı Efe olarak belirttiği kişinin adı burada düzeltilmiş. Güzel. Ama, Hasan Çakı Efe besteci değildi. Beste falan hayatında yapmadı. Zeybeklikle de ilgisi yoktu. Kaynak kişiydi. Belki okuma yazması dahi yoktu. Bergamalı bir köylüydü. Beste yaptığı da nereden çıkarıldı? Sayın yazar kendinle ilgili desteksiz konuşuyor, bari başkalarıyla ilgili konuşmasa. (Bu konuyla ilgili bkz: Akdoğu, age) Yine sayın yazarımıza göre “Bir ateş ver cigaramı yakayım” zeybekmiş! Üstelik besteymiş! (s.184) Her ikisi de yanlış. Bu ezgi zeybek değil. Yazarımız zeybek hakkında kitap yazıyor, ama zeybeğin ne olduğunu maalesef bilmiyor. Ayrıca, bu türkünün beste olduğunu nereden çıkardı acaba? Yunanistandaki zeybekiko’nun da zeybek olduğunu öne süren yazarın bu konuyla ilgili bilgisizliğinden artık bıktığımı itiraf edeyim. Zeybek ezgilerinde “Form” başlığı altında yazılanların tümü lâf ü güzaf. Çünkü zeybek ezgilerine özgü bir biçim (yazar form diyor) yoktur. Geleneksel Türk Müziği’ndeki herhangi bir biçim kullanılabilir. Kaldı ki GTHM’de kullanılan biçimler genel olarak küçük soluklu biçimlerdir. (Bu konuyla ilgili gebib: Türk Müziği’nde Türler ve Biçimler/ Onur Akdoğu) Benzer şekilde zeybek ezgilerinde “Polifoni” yani çokseslilik diye bir olgu da sözkonusu değildir (s.192). Çünkü GTM tek sesli bir müziktir. Bağlama ile seslendirildiğinde düzenden kaynaklanan, zurnalarla seslendirildiğinde de dem ve ezgi zurnasının birlikteliğinden kaynaklanan basit çokseslilikler zeybek ezgisinin organik yapısına ilişkin bir çokseslilik olmayıp, seslendirmeyle ilgilidir. Buna rağmen yazar bu çalgıların çoksesli icralarına ilişkin birsürü gereksiz bilgi aktarmaktan daha önce belirttiğim özelliği nedeniyle kendini alamamış (s.194-202)
“Zeybek Ezgileri ve Makam Olgusu: Kavramsal Yaklaşım” başlığı altında sayın yazar bu kez yine gereksiz olarak makam konusuna girmekte, dolayısıyla gaflar zincirine yeni halkalar eklemekte. “Makam edvar adı verilen tarihsel kaynaklarda nasıl tanımlanmakta ya da anlatılmaktadır?” sorusunu sorarak gaflarına başlıyor sayın yazarımız. Çünkü 2006 yılında makam anlayışını edvarlara bakarak açıklamak istemesi daha başta yapılan stratejik bir gaf. Yazara göre makam “Osmanlı Musıki geleneği içinde şekillenmiş” miş! Osmanlı Devleti 1299’da kuruldu. Yani yazar makam anlayışının bu tarihten önce olmadığını söylüyor.Peki ben şimdi sayın yazara ne diyeyim. Biz boşa mı yazıyoruz bunca yıl? Yoksa makam terimini mi kastediyor? Yine gereksiz bir şekilde makam-mod karşılaştırmalarına giren sayın yazar, zeybek ezgileriyle ne ilgisi varsa mod açıklamalarını özenle ele alıyor, ardından makam dizi mi değil mi diye tartışıyor! Daha sonra “Edvarlarda Makam” başlığı altında kendince bazı edvar adlarını sıralıyor, bu arada Ali Ufki ile Nâyi Osman Dede’nin yazdıklarını da edvar olarak niteliyor. Belli ki bu yazmaları görmemiş dahi. Üstelik Ali Ufki’nin yazdığı “Mecmuâ-i Sâz ü Söz” değerli öğrencimProf.Dr. Hakan Cevher tarafından çeviri yazım yapılarak yayınlandı. Nâyi Osman Dede’nin Rabt-ı Tâbirât-ı Mûsıkîsi’ni de ben yayınladım. Bu eserlerin ikisi de edvar değildir. Ama yazarın bundan haberi yok. Bunun yanında Muallim İsmail Hakkı Bey’in, Notacı Emin Ağa’nın (?) da edvar yazdığını söyleyecek kadar konudan habersiz yazarımız (s.211), 2006 yılında makam tanımlarını, tasniflerini önce edvarlarda arıyor, ardından Rauf Yektâ, Arel-Ezgi-Uzdilek, Ayomak, Töre-Karadeniz, Saygun, İlerici, Oransay, Tura’ya göre ele almaya kalkmış (s.211-221). Bu alıntılara girerek ben de gereksiz bir iş yapmaktan çekiniyorum. Ama, sayın yazar şunu bilsin ki, anlattıklarının hemen hiçbiri makam gerçeğini akademik olarak yansıtmıyor. “Zeybek Müziğinde Makam Olgusu ve Analizi” başlığı altında zeybek ezgilerinin makamsal olduğunu kanıtlamak için çırpınan yazar! (s.222-226) Türk Müziği’nin makamsal olduğundan habersizmiş gibi davranarak neyi amaçlıyor ki? Ardından “Zeybek Müziği’nde Kullanılan Ezgi Analiz Yöntemi ve Kriterleri” başlığı altında son gafını yapıyor. Sanki semahlarda, peşrevlerde, türkülerde başka ezgi analiz yöntemleri farklıymış gibi. Kaldı ki, kitabının sonunda “Makamsal Analizler” başlığı altında verdiği yöntem ve bu yönteme ilişkin uydurulmuş işaretler bir çocuğun oynadığı yap-boz oyunundan başka bir şey değil. Boşa zahmet. İddiaya girerim ki yazarın bu yöntemine benzer onlarca yöntem uydurabilirim. Ama adı üstünde uydurma olur. Bir kez daha yineliyorum: Makam işitsel bir olgudur. Bir diğer deyişle görsel değildir.
Saygıyla.

Türkiye’de Çingene Müziği
Melih Duygulu
Pan Yayıncılık/ Mayıs-2006

Sayın Duygulu’nun “Çingene Müziği” adıyla ve cesurca adlandırdığı bu kitap, yine aynı adla andığımız bir müzik türüne ilişkin bilgileri de içeriyor izlenimini vermesine karşın, incelendiğinde böyle olmadığı hemen görülüyor. Doğrusu, çingenelerin sosyolojik ve etnolojik boyutlarına ilişkin bilgileri, resimleri gayet güzel ifade eden ve veren Duygulu’yu kutlamak gerekir. Fakat, “Çingene Müziği” bir müzik türünü anlatır. (Bkz: Türk Müziği’nde Türler ve Biçimler/ Onur Akdoğu) Yoksa Çingeneler’in seslendirdiği tüm eserler çingene müziği değildir. Oysa kitabın sonunda verilen repertuvarda “Tavas Zeybeği, Çiftetelli” bile var. Bu yanlıştır. Ayrıca, yine kitabın içinde verilen “Çingene Dizisi” adlı dizilerin tümü yanlış bir adlandırmadan başka bir şey değildir. Çünkü binyılların “Hicaz” dizisi çingenelerin bulduğu bir dizi, dolayısıyla buradan elde edilen bir makam değildir. Kaldı ki ilk iki dizi yanlış yazılmış. (s.105) Daha önceden benzer eleştiride bulunduğum “Anadolu Müziği” ve “Osmanlı Müziği” anlatımlarını da dikkate aldığımızda (Bkz: Zeybek Simon/ Bu sayfada yayınlanmıştır)
İstanbul ve Ankara’da kendini etnomüzikolog ilan edenlerin gerek makam, gerek tür açısından yeterli bilgiye sahip olmadıklarını düşünüyorum. Keşke bu konularla ilgili bu değerli arkadaşlarımıza bir konferans verme olanağım olsaydı. Eminim ki onlar için büyük bir müziksel devrim yaratabilirdim.

Onur Akdoğu

Etnik Müzik Nedir? yazısına ait etiketler : , , ,
Etnik Müzik Nedir? yazısında telif haklarına ve yasalara aykırı bir bilgi veya link bulunuyorsa lütfen buradan iletişime geçiniz.

Etnik Müzik Nedir? Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Gizlemek istediğiniz kodları buraya koyabilirsiniz. Örneğin sayyac kodu koyup ikonun görünmemesi için bu kodu koyabilirsiniz.