Eski Günler Kulübü / Yedinci bölümEski Günler Kulübü / Yedinci bölüm


Lanete inanır mıyım? Bilmiyorum. Yani, bunu “hayır” diye kestirip atmak pek mümkün değil. Dilde bir karşılığı olduğuna göre, o veya bu şekilde var olmalı. Ancak, bizzat yaşamadan, böyle bir soruya “evet” diye cevap vermek de, pek anlamlı olmuyor.

“Bilmiyorum” dedim.
“Ben inanmazdım yaşamadan önce” dedi. “Yani, hala emin değilim, ama olanlara başka bir isim bulamıyorum.”

Devam etsin diye bekledim, ama etmedi. Yüzünde ilk defa kaybeden birinin ifadesi vardı; dudak köşeleri hafifçe yukarı kıvrılmış, ama gözleri gülümseyişini desteklemiyor. İçimden saçını okşamak geldi, yapmadım. Onun yerine işi zevzekliğe vurdum.
“Kelebek kurbağa gözüne karşı! Hey, benim spiritüel dedektiflik yapmami istemiyorsun degil mi? Bastan söyleyeyim, bu konuda referansım sıfır!”

Gülümsetmeyi başarmıştım:
“Hayır küçük kelebek, senden istediğim, bana Rosa’yı bulman, ona olanları öğrenmen. Yapabilirsen, diğer herkes gibi birden beni unutmasının arkasındaki sırrı çözmen. Bir de şu Hasan’ı peşime takan adamı bulabilirsen, o da işin ikramiyesi olur.”

Bu adam ne diyordu allahaşkına?
“Diğer herkes gibi seni unutmasının arkasındaki sır mı? Bu da ne demek oluyor?”
“İşte, başka açıklama bulamayıp lanet diye isimlendirdiğim şey bu. Sanırım herşeyi anlatmaya baştan başlasam iyi olacak.”

İçim ürperdi, ceketime sarindim. Kafam karismisti, böyle bir şeye inanmak çok zordu. Ama, bir tür transa geçmiş gibiydim, her nedense, Dick’in tüm söylediklerine inanıyordum. Hani öyle hissediyordum ki, adam “dünya bir öküzün boynuzları üzerinde duruyor” dese, koşulsuz kabul edecektim. Elbette bu iman durumu, bir ajan için şanslıysa kariyerini, değilse hayatını bitirecek vahim bir hataya dönüşebilirdi. Hemen toparlanıp, o derginin sloganını içimden tekrarladım: “bütünüyle kuşkudasın kelebek, bütünüyle kuşkuda!”

Dick merakla yüzüme baktı:
“iyi misin, devam edeyim mi?”
Derin bir nefes aldım.
“İyiyim, kafam karıştı biraz. Malum, insan her gün böyle hikayeler duymuyor. Merakla bekliyorum anlatmanı.”

“Pekala. Geçen senenin 11 Haziran’ına dönmemiz gerekecek. Pazartesi önemli bir toplantım vardı, o yüzden pazar akşamı Katia’yı burda bırakıp Maestro ile birlikte şehirdeki eve döndük.
Pazartesi sabahı, her zaman olduğu gibi uyanıp koşmak üzere evden çıktım. Maestro kapının önünde, arabanın motor kapağını açmış, birşeyler yapıyordu. Ona selam verdim, aldı, şakalaştık. Apartmanın karşısındaki marketin sahibi de bize bakıyordu, ona da günaydın dedim. Adam da karşılık verdi, ama bana her sabahtan farklı bakıyordu, tanımamış gibi. Çok önemsemedim, ordan ayrılıp koşmaya başladım.

Bir saat kadar süren koşumda, önemli birşey olmadı. Duş yapmak üzere eve dönmeden önce, her zamanki gibi sabah kahvaltım olan sıcak çöreklerden almak üzere köşedeki pastaneye girdim. Beni nezaketle karşıladılar, ama alıştığım samimiyetlerinden eser yoktu. Çörekleri aldım, parasını ödemek üzere elimi cebime attığımda yine yanıma para almayı unuttuğumu farkettim. Bunu sık sık yaparım, sonra Maestro gidip öder. Gülerek;
– Çocuklar yine unutmuşum para almayı, az sonra gönderirim artık.
Dedim, paketlenmiş çörekleri alıp gitmeye davrandım. Çocuklardan en kıdemlisi, Reşit sıkılarak önümü kesti:
– Afedersiniz efendim, tanımadığımız kişilere veresiye satış yapmamız yasak.
Çok şaşırmıştım, önce şaka yaptığını düşündüm, öyleyse iyi rol yapıyor olmalıydı kereta. Güldüm.
– Ben de niye soğuk davrandığınızı düşünüyordum, günün şakası bu galiba!
– Nasıl efendim?
Bu cümle üstüne o da şaşırmış görünüyordu.
– Reşit, gerçekten acelem var. Başka zaman olsa memnuniyetle oyuna katılırdım.”
– Adımı biliyorsunuz, ama ben sizi tanımıyorum efendim. Yine de bu sefer çörekleri vereceğiz, güvenilir birine benziyorsunuz. Parası önemli değil de, malum emirler, getirirseniz iyi olur.
Diye açıklama yapmaya girişti. Çok da ciddi görünüyordu, o şaşkınlıkla elime tutuşturduğu çörekleri alıp, parayı az sonra göndereceğime dair birşeyler mırıldanıp çıktım.”

Nefesimi tutmuş dinliyordum. Dick konyağını yudumlamak için ara verince, soluğumu bıraktım, elindeki bardağa uzandım.
“Şu konyaktan bir yudum da bana versene. Hatta teklifin hala geçerliyse, bir kadeh alabilir miyim? İhtiyacım olacak galiba.”
Gülümseyerek “Elbette” dedi, ayağa kalkıp köşedeki dolaptan bir kadehle konyak şişesini getirdi.

“ Eve gittigimde, Maestro beni bekliyordu. Şaşkındı. Bakkal ona, benim kim olduğumu sormuş. Aralarında, benim pastanede yaşadığıma benzer diyologlar geçmiş. İkimiz de alışılmadık birşeyler döndüğünü anlıyorduk, ama hala durumun ciddiyetini kavrayamamıştık. Bize bunu kavratan şey, kimliğim oldu. Cüzdanımdan çörekler için Maestro’ya vermek üzere bozukluk ararken, gözüm birden kimliğime takıldı. Resimdeki bendim, ama yazılar başka bir dilde idi, rusça!”

Elimdeki kadehi bir dikişte bitirdim.
“Aman Tanrım! Rusça ha?”
O cevap vermeden söylendim kendime.
“Sanki başka bir dil olsa daha az şaşırtıcı olacaktı. Saçmalıyorum ben.”
Dick, şoku atlatmamı bekler gibi susuyordu. Ama ben susmuyor, soru yağdırıyordum.
“Peki rusça biliyor musun?”
“İsim de farklı mıydı, neymiş?”
“Tanrım, ne düşündün o an?”

Kadehimi doldurdu.
“Çok birşey düşünemedim. Bir komplonun içinde olmalıydım, biri eve girip kimliğimi değiştirmiş olmalıydı, ama nasıl girmişti, nasıl olup da duymamıştım, böyle şeyler.”

O kadehi de bitirdim. Dick sorularımı cevaplamayı sürdürdü. Sakin ve kayıtsız görünüyordu, durumu kabullenmiş olmalıydı.
“Rusça biliyorum biraz, karım Katia rus asıllıdır. Dedeleri devrim sonrasında Türkiye’ye kaçan beyaz ruslardan.”
“İsmim de..” alaycı bir gülümsemeyle heceledi:
“Sergei Oven Garidova”
“Peki kimmis bu adam? Araştırdın mı, böyle birine ait kayıtlar, hesaplar filan var mı? Yani burda ya da Rusya’da demek istiyorum..”

Kendisininkini bitirip kadehlerimizi yine doldurdu.

“Dur küçük kelebek, oralara gelirsek dağılırız. O sabahı anlatmaya devam edeyim”
Başımı sallayarak onayladım.
“Kimliği Maestro’ya gösterdim.” Diye devam etti.
“ O da söyleyecek şey bulamıyordu. Sanırım, birşeyler yapmış olmak için, kalkıp pencereleri, kapı kilitlerini kontrol etti. Anormal görünen hiçbirşey yoktu. Beş dakika kadar, paniklememeye çalışarak sessizce oturduk. Sonra Maestro ayağa kalktı ve telefonu getirip bana uzattı.
-Anneni ara.
Dedi. Sorar gibi yüzüne baktım.
-Anneni ara. Bu olayın yerdeki birilerinin mi, yoksa göktekinin mi işi olduğunu ancak öyle anlayabiliriz.
Aradım.”

Sözünü kestim.
“ Ve annen seni tanımadı?”
“ Haklısın, tanımadı. Birisinin onunla dalga geçtiğini sandı. İki kızının olduğunu ve bir oğlan çocuk doğurmuş olsaydı kesin hatırlayacağını söyledi.”

Konyağı yine kafama diktim. Sarhoş olmak üzere olduğumu biliyordum. Ama tüm bunları ayık kafayla dinlememin imkansız olduğunu da biliyordum. Boş kadehi sehpanın üstüne bırakırken, birden dank etti.
“Peki, ya Maestro? O nasıl seni unutmadı?”
“Bilmiyorum. O da tüm bu olanlardan benimle birlikte haberdar oldu. En az benim kadar şaşkındı. Üstelik, o unutulan değildi. Herkes onu biliyordu.Bu, sonra çok işime yaradı. O, iki durumun da içinde olan tek kişiydi. Bir de belki..”
“Belki ne?”
“ Belki iki kişi daha”
“Kimler?”
“ Birisi tahminen şu adam. En az benim kadar görünmez olan. Hasan’ı peşime salan.”
“Diğeri?”
“Rosa”

Kafam karışmıştı.
“Ama benden istediğin şey, seni Rosa’ya hatırlatmam değil miydi? Nasıl oluyor da…”
Sözümü kesti.
“O da beni unutmustu. Ama..”
“Ama?”
“ Rosa 12 Haziran’da ortadan kayboldu.”

Bu defa kadehimi kendim doldurdum. Ve hemen boşalttım.

Eski Günler Kulübü / Yedinci bölüm yazısına ait etiketler : , , , ,
Eski Günler Kulübü / Yedinci bölüm yazısında telif haklarına ve yasalara aykırı bir bilgi veya link bulunuyorsa lütfen buradan iletişime geçiniz.

Eski Günler Kulübü / Yedinci bölüm Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Gizlemek istediğiniz kodları buraya koyabilirsiniz. Örneğin sayyac kodu koyup ikonun görünmemesi için bu kodu koyabilirsiniz.