Eski Günler Kulübü / Üçüncü BölümEski Günler Kulübü / Üçüncü Bölüm


Ben pek düşünmem..Yani, elbette düşünürüm de, öyle felsefe melsefe yapmam, anlamam da zaten, hayatın anlamı gibi ince meselelere kafa yormam. Kumaşım böyle. Derin biri sayılmam anlayacağınız. Sözcükleri severim, lakin soyut anlam taşıyanlarıyla pek işim olmaz. Bunu anlatırken bile zorlanıyorum, ama şöyle bir örnek versem idrak edeceksiniz; müziğin gündelik hayatımızda neye karşılık geldiği gibi bir soruya cevap arayacağıma, duş yaparken şarkı söylerim. Tamam mı?

Eğer tamamsa, şimdi tabiatımın tersine davrandığım tek istisna durumdan bahsedeceğim. Sahneden. Özellikle de bir şarkıya girmek için saksafon ya da davul soloyu beklediğim anlardan. Her seferinde aynı şey olur. Önce, seyircinin gerçekliğinden şüphe etmeye başlarım. Orda, aşina olduğum ya da olmadığım bir sürü insan, sallanmakla, devinmekle, varolmakla meşguldür. Tepeden bakarım onlara. Tepeden derken, fiziki bir yüksekliği kastediyorum; sahne ve topuklarım. Varlar mı diye düşünürüm, yoksa bu sadece bir halusinasyon mu? Sonra şüphe kendime döner, peki ben var mıyım diye sorarım, varsan ispatla bakalım! Böyle paranoid bir durum yani. Sonra, bir önceki gece bulduğum kanıtlar ne yöndeyse onu tekrarlarım kendime; ne bileyim “varlar, çünkü herkes aynı gerçekliği paylaşıyor, herkes için şu anda müzik, seyirci ve sahnede bir kız var” derim. Sonra çürütürüm ispatı, önce soruyla tabii; “nerden biliyorsun?”. Mesela şu öndeki sıkılmış görünen adam bu gerçekliği “gürültü var, ben varım, bir de başkaları” diye algılıyamaz mı? Nüansı artıralım, Bebekyüz, “aslında bunların hepsi dünyayı ele geçirmeye gelmiş uzaylılar, onlardanmışım gibi davranmalıyım, paçayı kaptırmamalıyım” diye düşünüyor olamaz mı? Hangisinin gerçek olduğuna kim karar verecek? Bir çok farklı gerçek varsa, bundan hepimiz birbirimizin halüsinasyonuyuz sonucunu çıkarmak mantıklı olmaz mı? Halüsinasyonum, halüsinasyonsun, halüsinasyon. Yoksunuz işte, ne haber?

Ajan halim daha eğlenceli, değil mi? Ama zaten sorun burdan kaynaklanıyor. Sanırım, yaşadığım kişilik bölünmesi beni bu hale getiriyor. Yani, ben sahnedeyken, herkes beni şarkıcı zannediyor. Oysa değilim. Kimin aklına gelir ki? Gelmez. O halde, seyirciymiş gibi yapanlar da aslında büyücü, kontrgerilla, peygamber, kuaför çırağı olamaz mı? Her ihtimal mümkün. Şimdi soru; bu olasılık sonsuzluğunun hiçlikten farkı nedir? Cevaplayın bakalım..

Gülmeyin, eğer varsam, varolmamı bu paranoyak şahsiyetime borçluyum..Eğer herkesten ve her durumdan şüphe etmezseniz, bizim meslekte yaşayamazsınız. Hiçbir zaman ikinci bir şansınız yoktur ve hayatta kalmak niyetindeyseniz, “bütünüyle kuşkuda olmak” düsturunu içinize sindirmiş olmanız gerekir. “Bütünüyle” kelimesi önemlidir, çünkü sizi akıl hastanelerini dolduran paranoyakların arasına atılmaktan koruyan şey budur; bütünlük hiçliği getirir, ve hiçlik bilinci adamı “cool” yapar.

En cool halimle yürüdüm çıkışta beni bekleyen otomobile doğru. Siyah bir Mercedes idi, üniforması ve şapkasıyla 30 yaşlarında bir şoför kapıyı açmış, hazırolda duruyordu. Açık olan kapı benim binmem gereken arka kapı değil, sürücününkiydi. Bu midemi bulandırdı, arabanın önünden dolaşıp şoföre doğru ilerlerken camlara gözattım, içeriyi görmem mümkün değildi.

“Üniforma yakışmış. Beni mi bekliyorsun?”
“İyi geceler efendim, Beyefendinin söylediği gibi sizi almaya geldim.”
“Beyefendi arabada mı?”
“Hayır bayan, ben yalnızım.”
“Öyle mi? Beyefendiye söyle, başka bir işim çıktı, bu gece buluşmamız mümkün olmayacak.”
“Bunu yapamam bayan, gelmeniz gere- Ahhhhh!!!!!”

Zavallı adam, cümlesini tamamlayamadı, çünkü önünde durduğu kapıya esaslı bir tekme attım ve hayalarını kapı ile araba arasına sıkıştırdım. “Lanet orospu, sen ne haltettiğini sanıyorsun?!!” diye bağırırken kapıyı geri çektim ve o iki büklüm olamadan uzanıp belinden silahını aldım. “Bakıyorum aslına geri döndün” deyip kapıyı tekrar çaptım ve şoför küfürlerinin şiddetini artırarak kıvranırken kırkbeşliği arabanın sağındaki kapılardan dışarı fırlayan iki adama çevirdim. Ama ortada bir eşitsizlik vardı, çünkü bana çevrili kırkbeşlik sayısı iki idi.

“Bu haksızlık” dedim. “Beni yere serebilirsiniz, ama ben ancak birinizi tanrıya kavuşturabilirim. Hanginiz daha hevesli?”
“Tamam bayan, sakin ol” dedi yaşlıca olanı.Çok çirkin bir adamdı ve yüzünde kocaman bir yara izi vardı. Öteki o kadar sıradandı ki, isim takmam mümkün olmadı.
“Seni vurmak gibi bir niyetimiz yok, sadece bizle gelmen gerekiyor.”
“Üzgünüm, nazik davetinizi kabul edemiyeceğim, başka bir randevum var.”
“Bak kadın, seni vurmak zorunda bırakma beni!”
“Niye başlamıyoruz?”
Yaralıyüz sabrı taşmış gibi tabancayı kafama nişanladı, sonra içini çekti ve tabancayı indirdi.
“Tamam. Şimdilik gidiyoruz. Buna patron çok kızacak ve pişman olacaksın.”
“Şimdiden pişmanım. Ama dedim ya, randevum var.”

Yaralıyüzle sıradan, küfürbaz ve yalancı şoförü toplayıp gittiler. Ben de sokağın başında duran arabaya doğru yürüdüm. Sürücü koltuğunda oturan adam çıkıp arka kapıyı açtı. Altmış yaşında vardı, kırışık yüzü hafifçe gülümsüyordu.

“Merhaba” dedim, “Niye yardıma gelmedin?”
“Atilla senin işlerine karışmamamı söylemişti. Hem silahım yok.”
“Benim de yok. Bir tane edinmem gerekecek herhalde. Ortalıkta çok fazla kötü adam dolaşmaya başladı.”
Gülümsemesi genişledi, “ Elindeki var ya.”
“Bunu tekrar geldiklerinde iade ederim. Pek zarif birşey değil. Şimdilik sende dursun, karakola silahla gidemem.”
Sorar gibi baktı.
“Dick’le bugünkü randevumuzu iptal etmek zorundayım. Komiser Beter’e sözverdim, ona kötü adamları anlatacağım.”
“O zaman seni yarın aynı saatte beklerim, olur mu?”
“Tamam. Bu arada ben Kelebek, senin adın ne?”
“Atilla bana Maestro der. Sen de öyle diyebilirsin.”
“Maestro ma non troppo” dedim, güldü,
“Bunu da sevdim.” dedi.
“Anlaştık o halde. Dick’e otomobil zevkini takdir ettiğimi söyle.”

Maestro giderken Bentley Arnage’ın arkasından el salladım.

Karakola gittiğimde herkesin ifadesi alınmıştı. Ben de hiçbirini tanımadığımı, ne olduğunu da anlamadığımı, vurmaya geldikleri adamın da bara yeni gelen ve şarkılarımı çok beğendiğini söyleyip bana bir içki ısmarlamak isteyen biri olduğunu tekrarladım ve koltuğun birinde uyuklayan Hasibe Abla ile Neşe’yi alarak Komiser Beter’in inanmayan bakışlarının önünden geçip dışarı çıktım. Oturduğumuz apartman sadece bir sokak ötedeydi, yürüdük. Tam apartman kapısını açıyordum ki, karanlıktan birinin adımı söylediğini duydum:

“Hey kelebek, tozunun bulaştığı kimse, şifa bulur mu ömrünce?”

Gülümseyerek dönüp sesin sahibinin kucağına atladım..

Eski Günler Kulübü / Üçüncü Bölüm yazısına ait etiketler : , , , , ,
Eski Günler Kulübü / Üçüncü Bölüm yazısında telif haklarına ve yasalara aykırı bir bilgi veya link bulunuyorsa lütfen buradan iletişime geçiniz.

Eski Günler Kulübü / Üçüncü Bölüm Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Gizlemek istediğiniz kodları buraya koyabilirsiniz. Örneğin sayyac kodu koyup ikonun görünmemesi için bu kodu koyabilirsiniz.