Eski Günler Kulübü / Birinci BölümEski Günler Kulübü / Birinci Bölüm


 

 

Diyelim ki sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum
Neler olacağını merak ettim. Hepsi bu.
Sadece merak.
Jim Morrison “The Doors”

Yemin ederim kapıdan girişi aynı filmlerdeki gibi oldu. Taburede oturmuş, bir yandan barmen Zeki ile çene yarıştırıyor, bir yandan da bardağın dibindeki zeytini pipetle hüpletip negatif basınç yaratarak çekebilir miyim diye uğraşıyordum. Ama her seferinde, tam tutmayı başarmışken, Zeki’ye itiraz etmek için ağzımı açtığımda düşüyordu lanet zeytin.

Zeki sinema delisinin tekidir. Şu dünya çukurunda, ondan daha çok film- yönetmen- oyuncu- replik bilen bir allahın kulunun olmadığını iddia eder. Ona göre, romanmış, resimmiş, heykelmiş, müzikmiş, hepsi boştur ve eğer şu hayatta birşeyler anlatmak istiyorsan, sinema dışındaki bütün yollar “hımm, nasıl derler, iptidai”dir. Fakat bir defosu vardır; yönetmenlerle senaristleri, filmlerle replikleri hep karıştırır. Ve ironik bir şekilde, en sevdiği film Lost Highway, en sevdiği kahraman da Fred’dir. Seyrettiniz mi bilmem; şöyle bir diyolog vardır orda: Dedektif, Rene ile Fred’e “bir video kameranız var mı?” diye sorar. Rene, “Hayır, Fred onlardan nefret eder” der. Fred de “Ben herşeyi kendime göre hatırlamayı severim” diye katılır. Dedektif şaşırıp, “bu da ne demek şimdi?” diye sorunca da, Fred açıklar, “kendi hatırladığım gibi, oldukları gibi değil.”. Ama, Zeki’ye “işte sen de böylesin” demeye filan kalkmayın, size çok sinirlenir. O hep kafadan atar, lakin söylediklerine önce kendisi inandığı için, bu konudaki en küçük bir ima bile onu deliye döndürebilir. Viskinize buz bile atabilir, o kadar yani.

Aslında anlatacaklarımla Zeki’nin direkt bir ilgisi yok. Zeki, “hımm,nasıl derler”, bir yan karakter sadece. Yani, ben roman yazıyorum ya, o romanda bol bol geçecek. Aslında baş karakter, o kapıdan girişi film gibi olan adam, ama konu Zeki’ye kayıverdi işte.

Neyse fazla uzatmayayım, tam zeytini yakalamıştım ki, bar tezgahınının cilalı zeminine düşen ışık huzmesinden kapının açıldığını anladım. Gayrı ihtiyari çevirdim tabii başımı. Kapıda, aynı Dick Tracy’e benzeyen bir adam duruyordu. Boyu hariç yalnız, bu adam çok uzun boyluydu, iki Warren eder. Aynı palto, aynı şapka. Çok yakışıklı ve etkileyici görünüyordu. Gözlerini içerinin loşluğuna alıştırmak için kıstı önce, sonra hızlıca etrafta gezdirdi, beni görünce yüzünde aradığını bulmuş gibi bir ifade belirdi. İşte o an, pipetin ve haliyle zeytinin hala ağzımda durduğunu farkettim ve nefesimi koyvermemle birlikte zeytin yere düştü. Düşmekle kalmadı, pıt pıt pıt diye zıplayıp, gitti adamın ayağının dibinde durdu. Ben de hayatımın salaklığını yaptım, o lanet zeytin sanki düşen bir pırlantaymış gibi, yerden almak için atladım. Yere eğildiğimde aklım başıma geldi, ben napıyorum dedim, hemen toparlandım zeytini almadan. Üstelik, üstelik kızardım, bir bu eksikmiş gibi… Sonra Dick, hafifçe gülümsedi, yere baktı, önce zeytine gitti gözleri, sonra da ayağımdaki plastik hamam terliklerine. Benim kırmızılığım had safhaya ulaşırken, kahkahalarla gülmeye başladı. Kahkahalarla. Sinir adam, gülmekten çatlayacak gibiydi. İlk nefes alabildiğinde sordu, “şimdi bu ünlü kelebek sen misin yani?”. Bir kahkaha daha.

Siz de onun gibi hakkımda yanlış fikirlere kapılmadan, şu terlik hikayesini anlatayım önce. Her zamanki gibi, bu akşam da saat 8 gibi Club Olddays’a geldim. Bu barın adı Olddays. Biz aramızda türkçesini kullanırız, eski günler deriz, hoşumuza gidiyor böyle demek. Bu sefer, diğer günlerden farklı olarak, yalnız değildim, Hasibe Abla ve Neşe de vardı yanımda. Hasibe abla, “hımm nasıl derler, bizim emektar” olur, Neşe de bizim apartmandan, Hasibe Abla’nın can yoldaşı. Niyeyse, Eski günler Kulübünün alt sokağındaki tarihi hamamda gece sefası yapacaklarmış, bana takıldılar. Zeki onlara birer gazoz ikram ederken, ben giyinmek için kulise gittim. Sahnede femme fetale takılıyorum, o yüzden deri mini, üzerine bustiyer, file çoraplar filan, anlayın işte, hepsini giydim, kırmızı rujumu sürdüm, tam rugan çizmemin fermuarını çekmeye çalışıyordum ki, cart diye ayrıldı fermuar çizmeden. E, hemen tamir ettirmek gerek, Hasibe abla yetişti imdadıma. Ona, tamirciye götürsün diye çizmeleri verip, gelirken giydiğim botları takıyordum ki ayağıma, “ver, onları da boyattırayım, aradan çıkmış olsun” dedi Hasibe Abla. Peki ben ne giyeceğim dedim, ona da çare buldu, hamamda giymek için getirdiği terlikleri verdi bana. Hani şu pazarda satılan cinsten, ucuz plastik. Rengi de turuncu.

Terlik hikayesi bundan ibarettir. Bu arada, hakkımda bir yanlış fikre daha kapılacağınızı görür gibi oluyorum; siz şimdi beni şarkıcı, dansçı filan zannediyorsunuzdur. Evet, doğru, haftada altı gece Eski Günler Klübünde şarkı söylüyorum. Ama asıl mesleğim bu değil. Bu sadece gerçeğini gizlemek için kullandığım bir kimlik. Gerçek ise şu, “hımm, nasıl derler” ben bir ajanım. Evet evet, o bildiğiniz ajanlardan.

Size bu konuda çok fazla şey anlatacak değilim. Bir kere öyle cır cır cır konuşmak, ajanlığın imajına uymaz. Ama, merak ediyorsanız, neden ikide bir “hımm, nasıl derler” dediğimi açıklayabilirim. Bu bizim Zeki’nin repliği..Üç cümle arasına sıkıştırmadan yapamaz bu lafı. Bir keresinde, barda hesap yüzünden hır çıkmıştı, Zeki de hır çıkaran adama babalanıyordu, “şimdi şurdan bi uçarım, hımm nasıl derler, istida pulu gibi yapışırsın duvara” dediydi.

“Evet” dedim, “ o ünlü kelebek benim”. “Sen kimsin?”
gülmeyi kesti, ciddileşti.
“ Sana gore bir işim var” dedi.
“İyi” dedim, “ Bugünlerde hayatım pek sıkıcıydı zaten. Hadi iş konuşalım. Şu köşedeki masa iyi mi?”
Zeytine bir tekme attım.

tabii continued

Eski Günler Kulübü / Birinci Bölüm yazısına ait etiketler : , , , , ,
Eski Günler Kulübü / Birinci Bölüm yazısında telif haklarına ve yasalara aykırı bir bilgi veya link bulunuyorsa lütfen buradan iletişime geçiniz.

Eski Günler Kulübü / Birinci Bölüm Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Gizlemek istediğiniz kodları buraya koyabilirsiniz. Örneğin sayyac kodu koyup ikonun görünmemesi için bu kodu koyabilirsiniz.