Aşkname ( Meftun ile Dilay )Aşkname ( Meftun ile Dilay )


Hava güneşliydi, birazda bulutlu… Güneş tenime vuruyor ve tenimde yanma hissediyordum. Aldırış etmiyordum, börtü böcek seslerinin arasında yoluma devam ediyordum… Bu yaz sıcağında sokaklarda pek insan yoktu, adeta boş sokaklarda dolaşıyordum. Sanki bana sadece börtü böcek eşlik ediyor gibiydi, çıplak dolaştığımı sandım birden… Güneşin tenime vurduğu ışıkların tatlı acısını hissedince tekrar kendime geldim… Yalnızken hep böyle çıplak zannederim kendimi. Küçüklüğümden gelen bir korku benim ki aslında… Yalnızlık küçükken bile rüyalarıma çıplaklıkla girerdi…Aslında hep böyle düşler âlemine dalarım oldum olası… Nedendir bilmiyorum ama sürekli böyle olur… Hep bu derin düşlerden beni ya annemin veyahut arkadaşlarımın beni parmak ucuyla dürtüklemesinden, ya da Tanrı’nın nimetlerinden herhangi birinin beş duyu organımdan birine vurmasıyla uyanırım… Bazen mektepte de olur böyle. Dersi dinlerken öğretmenin anlattıkları bir kulağımdan girer diğerinden usulca uzaklaşır. Hele bazen hiç uğramaz bile iki kulağımın arasına… Her zaman beni ele veren avare bakışlarımdır… Boş boş sanki film izlermiş gibi bakışlarım…

Sevdiğimin cemali gelir gözümün önüne; tahtada, duvarda, tavanda bazen defterimin ak sayfalarında, bazen sırada… Bazen yanımda oturan erkek arkadaşımı bile o sanırım… Bakarım, boş boş izlerim onun cemalini…Düşler deryalarında yüzerek… Bir gün boğulacağım diye korkuyorum bu deryada…

Yola devam ederken dilimin ucundan şu dizeler döküldü… ;

Düşler deryasında yüzmekÖnce yalnızlığı sezmekBu kara düğümü çözmekSana düşer şahbaz güzel

Kader beni viran ettiAz aklım aniden gittiYalnızlık canıma yettiGel yanıma şahbaz güzel

Üç beş günlüktür şu âlemÇekilmez bu büyük elemDerdim yetti bir kez gülemSevdim seni şahbaz güzel

Meftun der hülyalar yetmezDilay gözüm önünden gitmezBu dertler yaralar bitmezSensizlikten şahbaz güzel

Yoluma devam ettim, sonunda mektebe vardım. Havanın dayanılmaz sıcaklığı sebebiyle olsa gerek herkes sınıflara, bekleme odalarına doluşmuş, soğuk meşrubatlarını yudumluyorlardı. Bazıları harareti alır diyerek sanırım, çayını yudumluyordu. Boş bir masa buldum ve çöktüm. Gene hülyalarımın deryasına göçüyordum. Dostlarımdan birinin ikazıyla uyandım, daha dalamadan deryalara…

Uzunca tatilden sonra özlem giderdik dostlarım ile. Bayağı derin sohbete daldık zili bile işitmedik, öğretmenlerin ikazıyla kalktık derse başladık…

Tahmin ediyordum dersin nasıl geçeceğini. Belliydi, yalnızlık vurmuştu başıma gene…

Gözüm önünden hiçbir an ayrılmayan güzelin gözleri… Ağızdan birer birer dökülen işveli tatlı sözleri… Etrafa yaylım gibi dağılan kıvır kıvır zülüfleri…Bir film gibi izledim ders boyunca sevdiğimin cemalini… Bitmek bilmeyen bir film gibiydi hülyaları bile… Aklımdan şu dizeler geçiyor ama ortamın namüsaitliği sebebiyle dökülmüyordu dilimden…

Dolu aşk şarabı kabıKaranlık görünmez dibiBu aşk bitmeyecek gibiSarhoş etti aşk-ı bade

Aşk içerim kana kanaYükle buna bin bir manaGörsem seni yeter banaBu aşk içimde bir fide

Sokul yanıma yanımaSarıl gir benim sinemeMeftun’dan başka tanımaDilimdedir aşkın tadı

Hastaydım… Onu ilk gördüğümden bu yana hastaydım… Bu hastalık sarhoş etmişti beni… Saniyelerim, dakikalarım, günlerim geçmiyordu onu görmeden… Yemek içmek gibi bir bağımlılıktı güzelin cemalini seyretmek…

Dersten çıkınca bir umut atıldım bekleme salonuna. Hani dedim gelir güzel oraya, hani dedim görürüm güzeli…

Her gördükçe gene hastalanıyorum, sarhoş oluyorum… Ama bu hastalık bana zevk veriyordu… Bilmiyorum neden bu hastalıktan bu kadar zevk aldığımı… Ama galiba bu hastalığın tek ilacı güzel yârin pamuk elleri…

Gene dilimin ucundan düşen dizeler;

Ey mestane bakışlımÇevir mah yüzün banaFistanları nakışlımAt kirpik okun bana

Kâkül kâkül kıvır saçBaşında kırmızı taçSalını salını kaçSaç handelerin bana

Güzel desem sana azBir kenara bunu yazSenin için ağlar sazGel bura sokun bana

Tozlu Manika yoluDillerden döker balıManika’nın tek gülüŞol gözle bakın bana

Saçına tokalar bürKırmızı fistanlar dürGüzel kokuları sürDilay hoş kokun bana

Hayat serdim sözüneMüptelayım gözüneİşvelerin nazınaOlmaz mı peykan bana

Benim canım cananımMeftun’um ben yanarımAhu göze kanarımDilay’ım yakın bana

Kapıyı yavaşça araladım, içersi hayli karanlıktı, gözlerim önce sezemedi… Yavaşça görmeye başladım, akabinde etrafa süzmeye koyuldum… Bir bir insanların simaları gözümün önünden geçiyordu. Ben ise güzel yüzlümün ay yüzünü arıyordum o boğultulu kalabalıkta… Kulağıma vuran bir ses oldu… O kadar saf, o kadar ince… İşveli nazlı o ses başkasından çıkamazdı herhalde… Sanki dilinden düşen söz yok akan bal seli vardı…Ağzından çıkan her söz gönlüme saplanan peykan oktu… Ve her söylediği söz bir nurdu sanki…

Birden ahu gözlerini bana doğru çevirdi, gözleri gözlerime değdi… Ufak bir tebessüm vardı yüzünde… Hani şu dizelerde anlatmaya çalıştım handeler var ya işte onlar…. İşte o handeler yıktı geçti gönlümü…

Onu görünce dilimin ucuna şu dizeler geldi, ama korkudan olsa gerek, dökülemedi dilimin ucundan…

Mavi gözlerine kurban olduğumEcelimden evvel öldürme beniUğruna günlerdir ağladım durdumBülbüller misali soldurma beni

Kulaklara ağır küpeler takıpGönlüme sivri sivri oklar çakıpGönül kuşunu şahlandırıcı bakıpSahralarda mecnun oldurma beni

Renkli renkli giyisiler geyinipSallanarak düz yollara koyunup
Fukara Meftun’u canından oyupBu aşk uykusundan kaldırma beni

Hiçbir zaman onu gördüğüm kadar heyecanlanmıyorum… Önce gönlümde ki aşka kıvılcım saçılıyor, sonra külhan gibi yanmaya başlıyor… Yerinden çıkacakmış gibi atıyor… Dövüyor vücudumun duvarlarını… Durmadan, aksamadan, yorulmadan…

Onu gördüğüm an, ayaklarım boşa düşmüş gibi, ruhum bulutları arşınlamış gibi… Uçuyorum uçsuz bucaksız aşkın asumanında… Medet ya Dilay diyerek !…

Dağları bayırları arşınladımMedet canan Dilay medet diyerekİlin ortasında ah ü zar ettimMedet canan Dilay medet diyerek

Dermanı olduğun derdi sormadınGarip halimi aşkına yormadınŞu aşığa vuslat şansı vermedinMedet canan Dilay medet diyerek

Aşkından perişan oldum bilesenDidelerimden akan yaşı silesenOnulmaz yaram elemim çile senMedet canan Dilay medet diyerek

Aşkından gönlüm viran oldu viranGönülüm yandı, öldüm sandım bir anFakir Meftun’un halini yok soranMedet canan Dilay medet diyerek

Gün boyunca derslerde o göz göze geldiğimiz an geldi aklıma. Zaten ne zaman gitti ki ufacık beynimden… Az aklımı onun güzeller güzeli cemali fethetti… Az olan aklım gitti…

Azcık aklım var idiHatta adeta kir idiHayat bana dar idiCemalini görünce

Saçın rengi kestaneAhu gözler mestaneDüştüm ben şol hastaneCemalini görünce

Benzim sarardı solduKorktuğum bana olduBenim aklıma nolduCemalini görünce

Kıvır saçları saldaKaşları ince aldaAzcık aklımı çal daCemalini görünce

Meftun der ki aşk olaySanmayın değil kolayGüzeller şahı DilayCemalini görünce

Boğazıma tıkanan lokma gibiydi aşk…Başımda büyüyen ur gibiydi bazenBazen de sırtıma binen yük gibi…

Geçmiyor sensiz ne anım, ne zamanım…Geçmiyor sensiz boğazımdan yudumSensizlik gelir bana ölüm…

Sessizlik ve sensizlik deryalarında boğuluyorum…

Akşam yaklaştı, güneş yavaş yavaş süzülmeye, günü terke koyulmuştu… Morumsu bir renk kaplamıştı semaları…Biraz bulutluydu hava, azıcık çiselemeye başladı. Yüzüme vuran yağmur damlaları gözümden akan yaşlara karıştı… Yağmur damlaları büyüdükçe, gözümden akan selde büyüyor gibiydi…Ağaçlar feryat eder gibiydiler… Benim gibi giryan ediyorlardı sanki…

Börtü böcek, kuşlar, köpekler bir köşe bucak bulmuşlar; sığınmışlardı… Yağmurun mezaliminden… Aslında işkence değil yağmur bana, gözümden akan selleri unutturuyor… Ama bir kuş hiç ağlar mı ki… Aşk nedir bilir mi ki… Onun için yağmur bir mezalimdir… Ama benim için gözyaşlarımın perdesi…Eve doğru ayaklarımdan çıkan haşırtı ile koyuldum. Yağmurun perdelemesine izin vermek için aheste seyran ediyordum… Biraz da avare… Boş bakışlarım her yerde güzelin cemalini arıyordu…

Yağmur kısa süreli yağışından sonra damlalarından sonra durdu… Gökyüzü biraz daha renklendi… Güneş terke devam ediyordu dünyayı… Tıpkı benim gibi !…

Çamurlu haşırtılarımın yanında dilimden şu dizeler döküldü… Sessizliğe bürünmüş havamı ona boyadı…

Güzellerin içinde en güzeliGüneş yüzünü bana doğru çevirOnulmaz yaramın bir tek tabibiPamuk elini yarama doğru vur

Şol yüce âlemde tek seni sevdimKalemi elime aldım sen övdümSensizlikle dizleri daim dövdümKıvır saçlarını bana doğru savur

Şu büyük âlemde benzerin yokturKirpiklerin sipsivri peykan okturBitmez sevenlerin bilirim çokturAmma şu Meftun sadece seni sever

Nihayet eve vardım. Eskimiş pantolonuma çamurlar sıçramıştı… Sarhoş gibi olduğumdan fark etmedim bile. Ev vardığımda güneş ölmüştü… Veda ışıklarınıda söndürmüştü… Ben ise hüzünlü şekilde ölümü bekliyor gibiydim. Sensizlikten olsa gerek, yaşamaktan zevk alamıyordum. Nereye gitsem, nereye dönsem güzel yüzün karşıma çıkıyordu. Nereye baksam balaban mavi gözlerin o yandan bana doğru süzülüyordu sanki…

Selam ikrar ettikten sonra odama girdim. Yatağın üzerine yavaşça saldım sensizlikle arşınlanmış yorgun bedenimi… Biraz ürperdi içim. Gözümden yaşlar akmaya devam ediyordu… Ne zaman dindi ki…

Yastığım sert sertti… Üzeri hala nemliydi… Her gece rüyalarımda bile ağlıyorum, gözyaşlarını çağlatıyordum…

Biraz daha sessiz hava bürüdü dediğim anda içerden ses geldi… Annemin sesi beni yemeğe çağırıyordu. Aldırış etmedim…O olmadan boğazımdan yudum geçmiyordu. Ben açtım ama sadece Dilay’a açtım…

Dilimin ucundan dökülen şunlar oldu;

Bazen seni gözetleyen ağaçtımGüzellerin şahı ben sana açtımDivane oldum köşe bucak kaçtımDarlandım akıllı iken darlandım

Kölen olurum dediğini yapanKulun olurum sade sana tapanGörünce seni sözler saçma sapanZorlandım kolaylı iken zorlandım

Aşkımı kalem ucuna sakladımHalimi anlarsın diye bekledimBekleyerek hicran narı çokladımKorlandım sağlamlı iken korlandım

Anam der Meftun oğlum noldu sanaGel de otur anlat derdini banaDellendin mi oğul başka yok manaSırlandım zavallı iken sırlandım

Evde zamanım geçmiyordu. Ev bana mahpushane gibi geldi. Halim değişti… Yemekten içmekten de uzaklaşmıştım son zamanlarda, insanların yüzüne bakmaya korkar olmuştum adeta…

Hastaydım, bu hastalıktan hoşnut oluyordum ama seni görünce aklımı yitiriyordum… Korkum bana varmayacaksın, yad ellere gideceksin… Yüzüme gülmeyeceksin diye idi… Korkum beni deli edip ortalıklarda bırakacaksın diye idi… Korkum yaşarken ölmekti ! …

Ayrılık paralıyorduAteşi yaralıyorduNefesim daralıyorduSensizlikten ey Dilay’ım

Elemlerim artıyorduEcel beni tartıyorduAzrail’im dürtüyorduSensizlikten ey Dilay’ım

Gözüm yaşı seller gibiDilde kelam lallar gibiHayat beni sallar gibiSensizlikten Ey Dilay’ım

Hayat bana dar gelirdiSensizlik ağır gelirdiCehennemden nar gelirdiSensizlikten ey Dilay’ım

Handen okunu savundumBaşım içi boş kavundumHülyalarınla avundumSensizlikten ey Dilay’ım

Umuduma umut ektimBin bir cefayı ben çektimMeftun’um acıyla sektimSensizlikten ey Dilay’ım

Zamanım geçmeyince gene sokaklar boştur ümidiyle yola atıldım… Tozlu, kumlu çakıllı yollara koyuldum gene, ayaklarımda ki haşırtı ile… Hava nemliydi azcık tüylerim ürperdi… Ama gene aldırış etmedim. Gözümün önüne gelen mavi gözleri içimi bir ateş düşürüp yakıyor, ısıtıyordu… Hayatım boyunca beni hiçbir şey o kadar ısıtmıyordu…

Sokaklarda dertli dertli insanlar vardı. Köşelere sinmiş, arabalarının içine konmuşlar, ağır ve efkârlı bir müzik eşliğinde rakılarını yudumluyorlardı.

Selam verdim, usulca yanlarından uzaklaştım… Uzaklaştıkça efkârlı müziğin sesi kısılıyordu…

Ses iyice gittikten sonra dilimden şu dizeler döküldü… ;

Uçsuz bucaksız köşelere sindimGözlerimden selleri akıtarakSıcak sahralarda mecnuna döndümDillerimden ağıtları dökerek

Hayat denen şu oyunda çıraktımYandım nar gibi yârimden ıraktımSensiz yemeyi içmeyi bıraktımBaşımda kara bağları sökerek

Senin için kefen parama kıydımVuslat gününü hep bekledim saydımSana olan aşkımı illere yaydımİnce boynumu kıvırıp bükerek

Mektup yazdım süsledim gülledimKoydum zarfa sana doğru yolladımCevabı bekledim durdum kolladımGönlümde ki kandilleri yakarak

Gönül kuşunu kafesine koydumHayat denen kahpe feleğe doydumMeftun’um Dilay çün canımı koydumDilay’ı gözlerimden sakınarak

Sokakları yavaş adımlarla geziyordum. Gece yarısı olmuştu tahminimce…

Sokaklar henüz boşalmamıştı, aksine daha da çoğalmıştı sanki… Efkârlı müzikler ve “Seviyorum lan” “Ayşe’m, Fatma’m” gibi nidalar hala kulağıma gelmekteydi… Aslında yanlarına gidip dertleşmeyi düşündüm amma; kelin kendi başına sürmeye merhemi bile yoktu ki…

Sessizdir diye ıssız sokaklara girdim… Boş bir kaldırım taşının üzerine çöktüm biraz yorgundum… Yavaşça çömdüm soğuk ve nemli taşlara…

Başımı semaya diktim, yıldızlar canlıydı, hava nemli olsa da kara bulutlar uzaklaşmıştı. Zaten yağan yaz yağmuruydu. Hazan da yaklaşmıştı… Hüzünlü geçen hazan mevsimi bana ağır mı gelir diye düşünüyordum.

Yıldızları seyre daldım, biran fark ettim, yıldızlar onun yüzünü oluşturmuş, iki tane yıldız ortada ayrılmış; biraz da koyulaşmış ve tıpkı mavi rengi almıştı… Yıldızlar dalgalı dalgalı birleşmiş, aşağı doğru sarkıyorlardı…

Evet, evet… Semada onu görüyordum… Bir an seyre daldım semayı.. Gene yüzümde avare bakışlarım vardı… Boş boş bir film izler gibi olan bakışlarım semaya dalmış yıldızları izliyordu…

Bir süre geçti… Kendimi gelir gibi oldum… Bir an delirdiğimi sandım… Onu ilk gördüğümden bu yana hep böyleydim zaten… Bazen uçup gidiyordum ya aynı şey devam ediyordu gene…

İçim buhranlıydı. Dayanılmaz bir kor vardı. Duramıyordum yerimde, nefes boğularak geçiyordu boğazımdan. Burun deliklerim büyümüştü, bol bol hava alıyordu… Ölecekmiş gibi soluyordum adeta. Son zamanlarımda hep böyleydi zaten… Yaşamaktan bile sıkılmıştım…

Bu garip halime yansa mıydım… Ağlasa mıydım… Karalar mı bağlasaydım… Bilmiyorum…

Soğuk taş bedenime yapışmıştı. Doğrulurken hissettim ki, zayıf ürpertili tenim taşı ısıtmıştı… Birde epey terlemişim. Taş bile ıslanmıştı, hatta buharlar fışkırıyordu taştan…

Az ilerde köprü vardı. Aslında evim şehrin tam diğer tarafındaydı, divane halim beni oralara getirmişti. Usulca köprünün başına gittim. Sular azalmıştı bu yaz sıcak geçmişti zaten. Köprünün başına gittim, soğuk demirlere yaslandım. Ayağımın ucuyla taşları derenin içine doğru tekmeledim. Birden kendimi o taşlar gibi derenin soğuk sularına bırakmak geldi… Ama yapamadım içimdeki ahfa şahlanmış, bir yandan da melek belki o senin olursa diyordu… b

Tekrar toparlandım. Düşündüm ve bu umut bana şevk verdi… Buluşmak istiyordum, konuşmak istiyordum onu istiyordum kavuşmak istiyordum;

Dilimin ucunda o an dökülen dizeler;

Gönlümde buhran var sıkınırGüzeli gözden sakınırŞol kahpe feleğe yakınırKavuştur beni güzele

Elvan küpeler takınırGözleri balaban bakınırGörünce yürek çakınırGörüştür beni güzele

Gözler sürmeli sürmeliHer daim onu görmeliHal hatırını sormalıKonuştur beni güzele

Benzersiz esmer güzeliŞol âlemin en güzeliÂşık oldum ilk süzeliUzattır beni güzele

Irak değil, yamacımdaKonuşmak var amacımdaÇekilmez oldu acımdaBuluştur beni güzele

Meftun der ki aşka düştümUlan hayat sana küstümDağları bayırı aştımKavuştur beni güzele

Köprünün başından ayrıldım, dereyi daha yakından görmek istiyordum. Suyun çağlayıp akışını yakından duymak istiyordum… Saray deresin sesi benim hayatım gibiydi… Çağlayıp çağlayıp akıyordu…

Engebeli yerlere daldım, telefonun kör ışığı ile yol bulmaya çalışıyordum. Yere çömelerek ve yavaşça aşağı inmeye çalıştım. Zayıf otlara tutunuyordum ve bir bir kökleri elimde kalıyordu. Bir ara tekerlenir gibi oldum hemen kendimi toparladım… Derenin kıyısına vardım… Yukarda ceplerimi taşlarla doldurmuştum. Derenin sesi şimdi daha yakından vuruyordu kulaklarıma ve bu neva bana Dilay’ın sesi gibi geliyordu adeta… Hoşuma gidiyordu onun sesini duymak her an bile…

Taşları birer birer derenin sularına savurmaya çalışmıştım… Sitem ediyordum sanki dereye… Daha çok çağla ki bende onun sesini daha çok hissedeyim dercesine daha da hırçınlaşan bir saldırganlıktı benimkisi…

Köprünün üstünden arabalar geçmeye devam ediyordu… Bir ara arabaların sesleri derenin sesine aır gelmeye başlamıştı, kızdım… Başımı yukarı çevirdim, büyükçe taşlardan birini elime alarak yukarı baktım… Her an parmaklarımın ucundan çıkabilirdi taş… Tekrar kendime geldim… Ne yapıyorum ben dedim… Gene o divane halim vurmuştu başıma… Toparlandım geri dönmeye karar verdim…

Şimdi geldiğim yolu geri dönmek vardı, o sarp yolu nasıl geçecektim…

Ceplerimi boşaltım, elime gene telefonun kör ışığını aldım…

Küçüklüğümde düz direklere tırmandığım bile olurdu… Dağları bayırları gezmeyi de çok severdim hep… Bizim köye gittiğimizde hemen çataklara dalardım, başı küçük dağları arşınlardım… Hepte böyle taş doldururdum cebime, ama bu sefer doldurmamın sebebi farklıydı… O zaman renkli taşlarları toplardım… Şimdi hayata olan hırçınlığımı çıkarmak için…Küçüklüğümün verdiği bu yetiyle indiğimden daha kolay çıktım bu sarp yolu… Ellerimi ceplerime soktum, hep dik olan başımı yavaşça büktüm, gözlerim açıp kapadım ve gene ayaklarımın haşırtılı sesleriyle yola koyuldum…

Epey geç olduğunu tahmin ediyordum, adımlarımı sıklaştırdım eve hızlı hızlı gelmeye koyuldum…

Eve vardığımda ahali yatmıştı… İstemeye istemeye saate baktığımda saat iki buçuktu… Normalde bu saate kadar uyumasam da hiç dışarılarda gezmezdim bu saatte…

Islak yastığıma başımı yavaşça koydum. Yağmurun sesi kulağıma gelmeye başlamıştı gene. Çanak antenlere vurduğunda içim bir hoş olur, gene içimi umutlu bir hava kaplamıştı.

Bu havada dilimin ucundan şu dizeler döküldü;

Aşkına karalar bağlarımDilay’ım Dilay’ım diyerekDurmadan her daim ağlarımDilay’ım Dilay’ım diyerek

Daları bayırları aştımSığmadım enginlere taştımKocaman aşk narına düştümDilay’ım Dilay’ım diyerek

Senin uğruna candan geçtimGüzellikte bir seni seçtimŞarap-ı lal doldurdum içtimDilay’ım Dilay’ım diyerek

Yaprak kalmadı aşk gülümdeÇekilmez oldu şol çilemdeAşk türküsü düşer dilimdeDilay’ım Dilay’ım diyerek

Arasam eşini bulunmazKimse Dilay gibi salınmazAşktan bezmiş yüzüm gülünmezDilay’ım Dilay’ım diyerek

Cemaline övgüler yetmezGüzelim kaşları çatmazYaralarım dertlerim bitmezDilay’ım Dilay’ım diyerek

Rabbimin elinden çıkılmışGüzele güzellik katılmışMeftun’um dillerim tutulmuşDilay’ım Dilay’ım diyerek

Dizeler döküldükten sonra gözlerimi kapamışım o yorgunlukla. Üzerimde hala çamurlu pantolonun ve eskimiş gömleğim vardı. Sabahleyin uyandığımda gözlerimi saate diktim, saat onu gösteriyordu…Diğer aile fertleri kahvaltısını yapmışlardı, beni uyandırmak istememişlerdi. Anamda üzerimi örtmüş… Anaların hail bir başka…Kendime her zaman yaptığım gibi ne rafadan ne de lob yumurta, biraz peynir zeytin, bazen de domates salata ve en önemlisi, kahvaltımın ve günümün vazgeçilmezi; çay !Uzun süredir boğazımdan doğru düzgün yemek geçmemişti. Bu kahvaltıdan sonra eski günlerimi hatırlasam da nafile… Onsuz kocaman bir hiçtim… Onun elinden zehir olsa yerdim !…Kahvaltıyı yaptıktan sona üzerimi değiştirme lüksünde bulunmuştum… Bir umut Dilay erken gelirde bende onun o anlatılmaz cemalini izlerim diyerek mektebe koyuldum. Anlaşılan akşam yağmur çok yağmıştı, yol kenarlarında gölcükler oluşmuştu. Her zaman ayaklarımdan çıkan haşırtının yerini bir şaplama sesi almıştı…Mektebe vardım, bekleme salonunda boş bir masa buldum. Çantamı bıraktım ve bir çay alarak masaya döndüm. Şimdi beklemek kalmıştı. O buhranlı zamanlar hiç geçmez… Çayımı yavaşça yudumlayarak, Dilay’ın cemalini gözüm önüne getirmeye çalıştım; amma nafile… Hiçbir zaman gözümün önünden gitmese de onun cemaline hülyalar ile doyulmuyordu. Gene hayaller deryasına dalmıştım. Uçup gitmiştim o dellenmiş halim başıma geldi gene…

Dilimin ucundan akan dizeler;

Gözleri balaban güzellerin şahıBak bu âşık senin kulundur gayrıDağları inletir ahı ve zarıGöçmüştür artık o, dünyadan ayrı

Dağlarda tepede dolanır dururBaşını taşlardan taşlara vururNe adı kaldı nede zerre gururArşınladı kocaman yeşil çayrı

Kışa çevrildi sensiz geçen yazlarSenin için durmadan ağlayıp sızlarGözleri görmez senden başka kızlarAnlamsız Dilay’dan başkası seyri

Fukara Meftun der ki hicran yaktıGözlerimden seller çağlayıp aktıKahpe felek kafayı bana taktıDilay’dan ayrı sayrı oldum sayrı

Onu görmeden derse girmiştim. Sanki Azrail’in yüzünü görmüş gibiydim… Sanki ecel kapımı çalmış gibiydi… Onu görmeden, hissetmeden ahmağın tekiydim… Bir kuşa bir yuva gerekse bana da o gerekti… Bir yemekti, bir suydu, bir hayattı o benim için… Onsuz ruhumu taşımanın da hiçbir anlamı yoktu…

Gönlümü şahbaz güzele kaptırdımAlevler içinde kül olur gönülEy şeh-i huban gör garip halimiArtık gözümden akan nehir vardır

Bu aşk beni divaneyi döndürdüBir daldan başka bir dala kondurduYıldızlar gibi parlardım söndürdüSu gibi tükettiğim zehir vardır

Ey Dilay! Görmez misin Meftun melülYıkıldı gitti, etme onu zelilSensiz yediği aş değildir helalGayri besbelli hal-i zahir vardır

Fakir Meftun’a artık deli derlerDerde çare Dilay’dır dedi pirlerOnun garip halini anlar körlerDerde düşüren aşk-ı sihir vardır

Gün öyle geçti. Derslikten dışarı çıkmadım gün boyunca… Gerçekten delirdiğimi düşünüyordum artık korkuyordum… Ölmekten korkmuyordum ama onsuzluktan korkuyordum… Divaneydim… Gerçekten divaneydim… Şol derdimin tabibi tektir; adı da Dilay’dır…

Onulmaz yaramın tek tabibi senDilay’ım Dilay’ım canan Dilay’ımSensiz çulsuz koca divaneyim benDilay’ım Dilay’ım canan Dilay’ım

Bir ölüm bir sensizlik zordur banaAşkın derdi gönülde kordur banaHüsn-i cemalin gelir nurdur banaDilay’ım Dilay’ım canan Dilay’ım

Mavi göze sürme diye çek beniKemer olsam beline tak beniTabibimsin gel yaraya bak beniDilay’ım Dilay’ım canan Dilay’ım

Meftun der ki kurtar beni acıdanToka diye sal ben kıvır saçındanAksaklık bulma başımdan yaşımdanDilay’ım Dilay’ım canan Dilay’ım

Eve girip selamı ikrar ettim ve doğruca ıslak yastığıma gittim. Bir ıslak yastığım birde dereden çağlayan sular halimi anlıyordu… Geri kalan herkes bana deli der oldu… Bazen arkadaşlarım bile şaka yoluyla buna bana açık ettiler. Hâlbuki ben deli divane değildim; sadece âşıktım… Gönül verdiğimde Rabbimin kendi elleriyle yarattığı bir güzeldi… Âlemin en güzeliydi… O yaratmış, O kaşlarını kudretle karartmış, O şol aşığı canından aratmıştı… Ben Meftun’a da sadece övmek kalmıştı…

Islak yastığıma başımı yavaşça koydum, dertli, kederli ve hüzünlü halimin devamı vardı hala üzerimde… Durmadan ağlamak istiyordum; amma o zaman insanlar bana deli diyorlardı… Ağlamadıkça içimde ki uru besliyordum… Bu aşkın uru içimde sürekli büyüyor ve taşıyamaz hale geliyordu… O yüzden bu uru ancak uykularımda atıyordum… Uykuda ne uykuydu ama !… Yarı buhranlı, yarı karabasanlı geceler… Yaradan beni böyle ıslah ediyordu sanki… Her gece bana yârimden ayrıldığımı gösteriyordu… Ben ise rüyaların tersi çıkar deyip sadece ahfayı besliyordum… Bana ziya eden o ahfa olmasa canıma kıyardım…

Birde yorganım vardı. Onu o diye hayal edip sıkıcı sarılırdım yorgana… Yalnızlığın acısını o yorgandan çıkarır gibiydim… Açıkçası bazen bana deli diyenlere hak verir gibi oluyordum… Gerçekten delirdim mi ben acaba ? …

Sonra düşündüm ben hastaydım ki… Deli falan değildim, sadece hastaydım… Girip gibiydi bu aşk, gelecekti güzeller şahı, elini elime doğru uzatacaktı… Beni bu buhranlı hastalıktan çekip çıkaracaktı… Tek hayalim buydu… İçimde ki ahfaya ziya olan tek umutta sadece buydu…

Bir süre gene hayal deryalarında yüzdüm. Az delirmiş az umutlu…Ve gözlerimden aheste revan eden gözyaşlarım vardı. Birde uzun zamandır olduğum saçlarım vardı. Bu genç yaşımda saçımda aklar bulur olmuştum… Ama be sadece hastalıktı. Gelip geçiciydi. Dilay’a kavuşunca hiçbir derdim, tasam hatta bir tek beyaz telim bile kalmayacaktı…

Biraz daha yastığı ıslattıktan sonra dışarı atıldım. Dertlerimi paylaştığım azgın derenin kıyısına, bu sefer berekine gittim. Hep küçükken bisiklete atlar, pedalları hızlıca çevirir dere kenarına gider suların çağlayışını izlerdim. Bu sefer sebep başkaydı elbet, aklım küçülmüştü galiba… Hep eskiden yaptıklarımı yapıyor, hatta aklımı kullanamıyordum…

Köprüye vardım. Bu köprüye gitmiyordum, artık kullanılmaz olmuş, unutulmuş bir gül yaprağı gibi bırakılmış, terk edilmişti… Dalından ayrılarak…Köprünün üstünde kuşlar duruyor, sanki ağıtlar yakıyordu… Efkârlı bir türkü gibi vuruyordu başıma bu kuş sesleri… Birden düşündüm, bu saatte kuş ne arar! Başımı sağa sola çevirdim kuş falan yoktu… Etrafa dikkatlice süzdüm hayır hiçbir şey yoktu işte… Neyse dedim soğuk köprü demirlerine yavaşça yaslandım. Bazı aralıklarda demirler bulunmuyordu, yani ölüm sadece bir adım kadar uzaktı bana. Ama içinde ahfa izin vermezdi elbet o adımı atmaya. Birde gene küçüklüğümden kalma korku vardı; Yükseklikten hep korkardım… Üç adım ilerlesem aşağısı bir gözümün önüne yaklaşır bir uzaklaşır… Beynimin içinde sanki depremler olurdu… Küçüklüğümde biraz haylazdım açıkçası… Bu haylazlık ıslah eylemişti… Şimdi de bu aşkın narı beni ıslah ederdi…

Köprünün güvensiz yanlarına yaklaşmıyordum… Ama aşk beni öyle delirtmişti ki her an değişip salıverirdim aşığı kendimi… Efkende ve yaşarken bezmiş ve çürümüş bedenimi o soğuk suların içine hiç düşünmeden bırakabilirdim…

Köprünün her yanında taşlar vardı, birde cam parçaları. Epey kişi efkâr dağıtmıştı buralarda kanımca… Azgın suları taşlamışlardı belki. Belki de suların içine taş yerine kendi bedenlerini salmışlardı… Ellerime taşları aldım ve yavaşça taşlamaya koyuldum suları…Hissediyordum… Kuşlar yoktu belki ama ağaçlar dallarına efkarlı bir türkü sesi vermişler bana eşlik ediyorlardı. Kurbağaların vırakları da o ses başka bir ahenk katmış ağır ağır gönlüme işleyen bir türkü gibiydi sanki… Hayatım boyunca zevk almadığım, fark etmediğim Tanrı’nın nimetleri bir bir yüzüme vuruyordu. Toprak bir başka kokuyor, kuşlar bir başka ötüyor, ağaçlar dallarına, yapraklarına efkarlı bir uzun hava koymuşlar, kediler köpekler ayrı ayrı ses eder olmuşlar… Bin bir doğa güzellikleri bir bir yüzüme dokunuyordu artık. Gönlümün derinliklerine inen bir ab gibiydi. Yanıp ahker haline gelmiş gönlüme akan bir ab gibiydi… Sessiz, sakin aheste seyirle gönlüme çare olmaya çalışan bu suyu gönlümde ki alev buhar yapıp yok ederdi her daim. Bir kor vardı gönlümde acısı dillere destan. Çıkarsam gönlümü o an, alsam elime… bir nehre atsam yanan gönlümü koca nehir buhar olup uçardı herhalde… Koca okyanuslara bedel yanan gönlüm…Aşık olmak külhan gibi yanmaktır ve ben aralıksız yanıyorum bu külhanda!…

Ur gibi gam içimde hep büyüyenDev alevler gönülde daim yananKör olmaktır yardan başka görmeyenAhu gözden ayrı yoktur sanmaktır

Çare yoktur yârin elinden başkaKelam yetmez düştüğüm büyük aşkaVarsın gayrı aşk gemisi maşukaBu gümanla avare dolanmaktır

Derdi çeken sevdaya düşen bilirAşk meyinden şarabı içen bilirGözden yaşı sel gibi döken bilirÂşık olmak külhan gibi yanmaktır

Yanarım yanarım yanarım… Bir şule kapladı beni ben yanarım…

Böyle olunca, aşkın acısını edince dilim biraz daha acır oldu. Aşk yakar beni…

Bu havada, yalnızlık kokusunu büründüğüm havada bir şiir daha beni ona boyadı…

Yaşı on yedisindeBir güzel sevdiğim varAdı da Dilay diyeMavi göz yanaklar kar

Sanki cennetten melekGülmez yüzüme felekBeni sever mi bilekYaktı beni aşk-ı nar

Balık misali giderGözleri bana batarŞol aşığı del ederGönlüme kafesi dar

Saçları salıp sallarSalınır tozar yollarGözümden akar sellerGel de halimi bir sor

Kalemi almış yazarGitsem yanına kızarGönlüm göklerde yüzerHer daim ederim zar

Şol dostları yanındaBakar bana yönündeGördüm onu sonundaSokmayın beni mezar

Kirpikler oklar savarSaçları kıvır kıvırBu sözler ıvır zıvırEşsiz benzersiz bir yar

Meftun der sineme girKollarını bana sarHal hatırımı bir sorSensiz olurum küffar

Köprünün başında öylece iki-üç saat geçirmişim…. Nasıl geçtiğini anlamadan…. Bazen doğanın türküsünü, bazen de suların ağıtlarını dinledim. Bazen ahenk kattım suları taşlayarak suyun ağıtlarına, bazen renk kattım dilimde türküyle ağaçların türküsüne…

Eve döneme zamanı gelmişti. Gene ayaklarımdan çıkan haşırtı… Aklımda uçuşan bin bir çeşit kelamlar, dizeler…

Saat epey geçti, gene herkes yatmıştı. Hazırlanmış yatağım gene, elbette anam…Yavaşça girdim… Uyumak istemiyordum fakat çok yorgundum… Gözlerimin önünden hiçbir an ayrılmayan Dilay’ın cemalini izleyip durdum. Günlerdir beni deli eden bu güzellik doyumsuzdu. Durmadan günlerce izleyebilirim sanki onun cemalini… Sonu olmayan bir film gibiydi… Eşsiz benzersiz bir film… Ve bu filmin yönetmeni, Yaratıcıydı… O, Dilay’ı öyle yaratmıştı ki kullarına sadece övmek düşerdi. Sadece izleyebilmek düşerdi… Haddim olmadan sevmiştim ben onu… Haddimi değildi şu fukaranın onu sevmesi… Ben onu sevmiştim… Ben ona müptela olmuştum… Yemekti dünyanın en iyisi, içmekti zemzem suyu misali… Bir nur gibiydi cemali… Sevmiştim ben onu… Deli gibi sevmiştim… Göremeyince, gördükçe hep deliriyordum… Bu hastalık halini almıştı artık. O benim olmadığı sürece ben hastaydım, ben deliydim… Bu hastalığa tek çarem oydu…

Bırakma beni, kurtar beni acılardan… Sil gözümden akan kanlı yaşları, tut zayıf düşmüş, yıpranmış ufak ellerimden… Çekip kurtar azgın aşk nehrinden… Al beni yanına kulun say… Yahut kölen say… Olmadı paspas yap ayağına, olmadı tasma tak boynuma köpeğim diye gezidir sokaklar… Ama hep yanında olayım, ben senin olayım…

Bu duygular içersinde uykuya dalmışım…

Uzunca süre bu hayaller deryalarında yüzerek, seyran ederek geçirdim… Bir alev gibi yanıyordum… Yangın nehirleri içindeydim artık. Bir umut dışında hayata bağlayan hiçbir şey yoktu beni. Sadece bir küçücük umut bir insanı hayata bu kadar bağlayamazdı. Ama sadece ona kavuşabilme ümidi buna yapıyordu… Yoksa hiç acımadan salardım güçsüz bedenimi soğuk suların arasına…

Günler hep onu düşünerek hep onu hayal ederek geçiyordu… Bir an olsun gözüm önünden gitmiyordu… Her akşam aynıydı benim için. Köprübaşında ıslak yastığımda geçiyordu günlerim. Gözümden döktüğüm sellerin haddi vardı hesabı yoktu… En sonunda attım o ıslak yastığı başımın altından. Artık her şeyden korkuyordum… Üşüyordum her an… Her an ölebilmek için can atıyordum ama ölmekten de korkuyordum… Cehennemim ateşleri arasında sensizlikten yanacaktım ben… Dünyanın da pek anlamı yoktu gayrı bende. Ya ölüm vardı ya da sensizlik aklımın ufacık bir köşesinde. Korkuyordum, üşüyordum ve köşe bucaklara bir it gibi saklanıyordum… Delirdi diyorlardı artık… İyice delirdi bu…

Hayır diye bağırmalıydım, ben sadece aşk hastasıyım. Güzeller şahı Dilay kurtaracak beni bu hastalıktan. O benim hayatta ki tek tabibim diye bağırmalıydım… Ama yapamıyordum… Olmuyordu…

Mektebe gidiyor, sıraya yaslanıp bekliyordum müderrislerin beni azarlamasını. Umurumda değildi zaten… Gözlerim bir ölümü birde sensizliği bekliyordu, Dilay’ım… Artık hayatımda ölüm ile sensizlik arasında pek fark yoktu… İkisinin manasında artık benim için aynıydı ve ikisinin anlamı da ölüm demekti benim için bundan böyle…

Köpektim, kediydim, ağaçtım, bir tek sen olamadım… Sana kavuşamadım güzellerin şahı Dilay… Her şeydim ama sen olmadıkça hiçbir şeydim…

Ölüm ve sensizlik aynı şey, zulüm ve sensizlik aynı şey… Yapma eyleme kara kadere bırakma beni. Kurtar bu acılardan solgun bedenimi… Tut ellerimden hadi tut !…

Günlerim geçmiyordu. Dertleşecek taşlardan, ağaçlardan, kuşlardan, soğuk sulardan, köpeklerden, kedilerden başka hiç kimse yoktu. A

Üzerinde bir kuş yuvası bulunan, arkasında kedilerin köpeklerin tünediği dere kenarında bulanan ağacın altında ki taşlardan birine çöktüm…

Gözlerim nemliydi. Islak ıslaktı.. Her an çağlamayı bekler gibiydi… Elime küçük taşlar aldım, kendimi artık zor tutuyordum… Soğuk suları güçsüzleşmiş kollarımla taşlamaya başladım… gözlerimden yaşları tutmaya çalışıyordum… Kuşlar ağıt yakmaya başladı, ağaçlar türkü söylemeye başladı… Sular yavaş yavaş eşlik etti kuşa, ağaca… Köpekler ulumaya başladı yalnız kurt gibi… Kedilerin mahzun sesleri kulaklarımdan akıp gidiyordu gönlümün içine doğru… Bir taşı daha kaldırdım, yavaşça güçsüz kollarımla… Saray deresi sularına doğru savurdum bir kör taşı daha efkende kollarımla… Şıp diye ses geldi kulağıma… Sanki gönlümden tel çekmiş gibi oldum… Zor tuttuğum gözümü yaşları artık durmuyordu… O soğuk suları taklit ediyordu gözümün yaşı… Çağlıyordu durmadan…

Küçüklüğümdeki gibi ağlıyordum… Höngür höngür ağlıyordum, gözümden yaşlar çağlayıp akıyordu… Yaşı savuracak gücüydüm… Başımı koyacak anamın dizide yoktu gayrı… Koskoca adam olmuştum… Ben başımı bir güzelin dizine koymak istiyorum artık… Onun dizinde aynı emziğini düşürmüş bebeler gibi ağlamak istiyordum… Ben seviyordum… Ben seviyordum… Ben seviyordum…

Gözlerim artık ondan başkasını görmüyordu… Her gün ağlıyordum… Bebeler gibiydim…

Ağlamaktan yorulmuştum artık. Çare arıyordum bu zavallı halime… Tabibim sensin ey Dilay… Kurtar beni bu acılardan… Kurtar beni yalnızlık narından… Uzat elini elime değsin… Gözlerin gönlüme insin, su gibi aksın gönlümde ki o külhanı söndürsün… Okyanus suları söndüremez o ateşi yalnız senin balaban mavi gözlerin çaredir gönlümde ki külhana…

Kimseyle konuşmuyor kimseyi dinlemiyordum. Dilimin ucuna aşkın prangası bağlanmıştı… Dilsizdim, duymuyordum… Kördüm Dilay’dan başkasını görmeyen…

Yalnızlıkla baş başa kalıp yalnızlığa küfrediyordum durmadan… Çocukların bile diline düşmüş bir deliydim artık… Savunmaya mecalim dahi kalmamıştı artık… Çocuklarında, büyüklerinde delisiydim artık… Ayırmaksızın koca divaneydim gayrı ben…

Günler geçiyordu… Köprünün üstende taşlıyordum suları… Bir bir taşlarla ısıtıyordum soğuk suları… Her an bir taş gibi atacaktım kendimi o sulara… Ama içimdeki o ahfa şahlanıp yapma diye nidalar atıyordu. Zavallı beni günden güne eriyordum…

Bazen o ağacın altına gidiyordum, bakıyordum hep aynı köpek, hep aynı kedi ve hep aynı kuşlar… Hep oradaydılar… Artık onlarda bana deli gözüyle bakar oldular… Hâlbuki ben onları derdim tek anlayanlar diye sanıyordum… Eriyordum… Ölüyordum… Yalnızlaşıyordum…

Her şey başıma tak etti… Bir gün köprünün ucuna gittim… Gözüm kararmıştı, artık yalnızdım, artık ıssızdım… Artık nefes alan ölüydüm… Köprünün demirlerinin öbür tarafına geçmiştim… Artık yükseklikten korkmuyordum… Çünkü artık ölümden korkmuyordum… Kendimi her an salabilirdim… Gözüm dönmüştü… Dilimin ucundan şu dizeler dökülüverdi:

EY DÜNYA GÜZELİ DİLAYMEFTUN KÖPRÜ UCUNDADIRONU BU HALE DÜŞÜRENBÜYÜK AŞKTIR SANA OLAN

MÜPTELADIR, SENSİZ OLMAZSEN OLMADAN YÜZÜ GÜLMEZFANİ DÜNYA, KÜMSE KALMAZAZAP ASIL, FANİ YALAN

NOLUR BENİ KURTAR GÜLÜMBÜYÜDÜ ÇEKİLMEZ ÇİLEMBİR ADIM UZAKTA ÖLÜMSOĞUK SU İÇİNE DALAN

BİLESİN UNUTMAM SENİİSTEMEZSEN EĞER BENİİŞTE BU MEFTUN’UN SONUYALNIZ BİR GÜL GİBİ SOLAN

Semih İŞBAŞ

Aşkname ( Meftun ile Dilay ) yazısına ait etiketler : , , , , ,
Aşkname ( Meftun ile Dilay ) yazısında telif haklarına ve yasalara aykırı bir bilgi veya link bulunuyorsa lütfen buradan iletişime geçiniz.

“Aşkname ( Meftun ile Dilay )” için 2 Yorum

  1. ilknur dedi ki:

    Bu güzel yazı için sağol .Yüreğine sağlık denilir buna herhalde.Devamını bekliyoruz;)

  2. DİLAY dedi ki:

    Süper ya…Hele adımın geçmesi daha da süper…Varmola böle aşık bu devirde…

Aşkname ( Meftun ile Dilay ) Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

Gizlemek istediğiniz kodları buraya koyabilirsiniz. Örneğin sayyac kodu koyup ikonun görünmemesi için bu kodu koyabilirsiniz.